Bu site kapanmıştır. Yeni sitemiz: Parstoday Turkish
Pazartesi, 25 Ocak 2016 12:12

IŞİD ve Bölgeye Yönelik Tehditleri - 1

IŞİD ve Bölgeye Yönelik Tehditleri - 1

IŞİD tekfirci, radikal bir terör örgütüdür. Örgütün misyonu ise İslam dünyasının huzurunu kaçırmak ve kana bulamaktır. Bu örgüt sözde İslamî hilafeti yeniden ihya etmek ve Müslümanlara eski gücünü ve ihtişamını geri getirmek gibi iddialarla terör eylemlerini ve cinayetlerini haklı göstermeye çalışıyor. Gerçekte ehli sünnet aleminde bazı akımların arasında hilafeti yeniden ihya etme düşüncesi söz konusu olduğundan, tekfirci IŞİD terör örgütü bu zihniyetten yararlanmak ve hatta sözde hilafeti için coğrafi bir alanı ilan etmek sureti ile Müslüman gençleri cezbederek kendini büyük hedefleri olan bir örgüt gibi tanıtmaya çalışıyor.
Bu arada yaklaşık 20 bin kadar dini medreseleri bulunan ve bu medreselerde cihat ve hilafet ilkelerine dayalı inançlar ders verilen Pakistan ve Afganistan radikal düşünceleri yaygınlaştırmak ve insan gücü toplamak gibi bakımlardan en müsait ülkeler konumunda bulunuyor.


Ehli sünnet arasında hilafet tartışması Hindistan yarımadası bölgesinde derin mazisi olan bir konudur. Çünkü burada yaşayan insanlar açısından hilafet, iktidarın tek meşru şeklinde algılanır ve tüm ehli sünnet düşünürler de buna vurgu yapar. Ancak son yıllarda hilafet tartışması ve cihat meselesinin daha güçlü bir şekilde gündeme gelmesi ve talep edilmesinin sebebi, Britanya'nın Hindistan yarımadasına musallat olması ve bölgede başka ecnebi güçlerin de sömürücü ve işgalci güçler olarak bulunmasıdır.
İngilizlerin Hindistan yarımadasına musallat olduğu yıllarda Şah Veliullah Dehlevi ve oğlu Şah Abdulaziz, İngiliz sultasından sonra bölgede yaşayan Müslümanların karşı karşıya kaldığı durumdan tek kurtuluş yolu olarak hilafeti yeniden ihya etme şeklinde gündeme getirdi. Muhaddis Dehlevi lakabıyla ün yapan Şah Veliullah Dehlevi, esas amacı Hindistan'da Müslümanlara iktidarı yeniden kazandırmak olan yeni bir fikri ve reformcu hareketin temelini attı. Bazı gözlemciler ise Şah Veliullah Dehlevi'nin hilafet meselesinde evrensel hilafete şiddetle inandığını belirtiyor.


Şah Veliullah Dehlevi'nin taraftarları Hindistan'da Moğol imparatorluğunun çökmesi ve İngilizlerin bu imparatorluğun yerini almasının ardından Osmanlı imparatorluğunun hilafeti düzenin korumaktan yana tavır koydu ve Hindistan'da hilafet hareketi de bu meselenin devamında ve doruğunda gündeme geldi.
Şah Veliullah Dehlevi'nin hilafet düşüncesi 1875 yılında Meerut olayı ve İngiliz sömürü devletinin Hindistan'daki politikalarına itiraz eden Müslümanların katliam edilmesinin ardından özel önem kazandı.
Öte yandan Divbend medresesinin kurulması ile birlikte Divbendi tarikatı şekillendi. Bu tarikat günümüzde Hindistan yarımadası ve orta Asya bölgesi ve ehli sünnet aleminin önemli bir bölümünde musallat fikri tarikat sayılır.
Hindistan yarımadasında hilafetcilik hareketi gelişmesinin ikinci evresinde Ortadoğu bölgesinde Osmanlı hilafeti ile sıkı bir ilişki içerisine girdi, çünkü İngilizlerin Hindistan yarımadasına musallat olmasının ardından güç, Müslümanların elinden çıktı.


Hilafetçilik düşüncesinin üçüncü merhalesini ise Hindistan'da Mevlana Ebulala Mevdudi liderliğindeki İslamî cemaat organize etti. İslamî cemaat partisi 1941 yılında kuruldu ve 1971 yılında Pakistan devleti kurulduktan sonra bu ülkeye yerleşti.
Mevdudi çok ses getiren Hilafet ve Mulukiyet adlı ünlü eserinde İslamî hükümet ve İslami hilafet meselesini Hindistan yarımadasında yeni bir aşamaya taşıdı. Mevdudi diğer hilafetçilerin düşüncesinden farklı olarak Kureyş aşireti ve Araplara özgü hilafetin geleneksel şeklini geçersiz ilan etti ve halife olmak için Kureyş'e ve Arap ırkına mensup olma şartını kaldırdı.


Ebulala Mevdudi'nin İslamî hilafeti düşüncesindeki benzer düşüncelere kıyasla ikinci önemli farklılık, Mevdudi'nin Müslümanların zihniyetinde ve düşüncesinde İslam inkılabından söz etmesiydi. Mevdudi İslam inkılabının zeminini hazırlamayı İslamî hilafeti ihya etmenin ilk ve en temel şartı ilan etti.
Gerçekte Mevdudi'nin gözetlediği İslamî hilafet, İslam dünyasında geleneksel iktidar yapısı ile modern dünyadaki iktidar yapısının ortasında bir şeydir. Buna karşın Mevdudi'nin hilafet teorisinde bu hilafet belli bir kişiye veya hanedana veya sınıfa özel değildir. Mevdudi'nin İslamî hilafeti tüm Müslümanlara aittir ve iman ehli olan cemaatin tüm fertleri hilafette eşit paya sahiptir ve hükümetin tüm dini işleri de iman ehli olanların arasında istişare temelinde uygulanır.


Ancak ikinci hilafetçi akım, Ortadoğu hilafetçiliği akımıdır. Vahabi selefi düşünce ve ihvani selefi düşüncenin her ikisi İbni Taymiye'nin hilafetçiliği ve radikal düşüncelerinin tesiri altındadır ve her iki akım İslam dünyasında hilafet ilkesi ve yeniden ihya edilme zarureti üzerinde hemfikirdir.
Ancak bu iki akım yöntemlerde birbiriyle anlaşmazlık yaşamaktadır. Her iki akımın radikal kanatları son yıllarda cihat ve tekfircilik sayesinde daha fazla gelişme imkanı bulmuştur.
Vahabi akımı şeyh Muhammed bin Abdulvahab tarafından Arabistan'ın Hicaz yöresinde temeli atıldı. Şeyh Muhammed bin Abdulvahab İslamî gücün asrı saadet modeline göre hilafet şeklinde yeniden ihya edilmesi gerektiğine inanıyordu.


Vahabilik ve Hindistan'ın hilafetçi akımları her ikisi de Müslümanların durumunu ıslah etme iddiasında bulunuyor. İkinci dünya savaşı ve Türklerin Osmanlı hilafetinin çökmesinin ardından Arabistan'da Suud hanedanı rejimi ortaya çıktı. Bu rejimde Vahabi şeyhleri ve Arabistan'ın yeni kralı Abdulaziz stratejik bir ortaklık kurdu ve bu ortaklık günümüze dek devam ediyor.
Ancak Suud vahabiliği işin ta başından etnikçi eğilimli oldu ve bu eğilim günümüze dek devam etti. Bundan sonra Arabistan'ın petrol zenginliği Vahabi tarikatını dünyanın dört bir yanına yaymanın hizmetine girdi.
Vahabi düşüncesinde küfrün geniş kapsam alanı söz konusudur, öyle ki her Müslümanı kolaylıkla kafir saymak ve canını ve malını şer'i izinle almak mümkün.


Vahabi düşüncesinde cihat kavramı ve bu amele meşruiyet kazandıran şartlar tamamen değişti ve Vahabi düşüncesinden beslenerek ortaya çıkan örgütler İslamî hilafeti ihya etme iddiasında bulunmaya başladı. bu örgütler kendilerini sözde cihatçı ilan etti ve küfür ve cihat kavramları temelinde kendilerine özel hedefler belirledi. Bu örgütlerin en somut örneği ise Irak ve Suriye'de sözde hilafet ilan eden ve bu hilafeti İslam dünyasının diğer bölgelerine yaymak isteyen IŞİD terör örgütüdür.
Gerçekte vahabiliği en yeni örneği ve kalıbı olan IŞİD'e bakarak cihatçı – tekfirci vahabilik şeklinde adlandırmak mümkün.


Ortadoğu bölgesinin ikinci hilafetçi örgütü, ihvaniler ya da Müslüman kardeşlerdir. Bu örgüt hedeflerine ulaşmak için demokratik yöntemleri ve siyaset arenasında faaliyet yürütmeyi tercih ediyor. Ancak ihvanilerin temel gövdesinden kopan radikal kanatları da şiddete baş vurmak ve silaha sarılmak sureti ile İslam'ı egemen kılmak ve hilafeti ihya etmek istiyor.
1979 yılında ihvanilerden ayrılan Muhammed Abdusselam Ferec liderliğindeki cihad-ı tekfir cemaati veya El-kaide'nin başına geçmeden önce liderliğini yürüttüğü İmen Zevahiri'nin Fetih öncüleri cemaati, Müslüman kardeşler örgütünden kopan radikal örgütlere birer örgüttür. Nitekim şimdi de ihvanilerin radikal kesiminin IŞİD terör örgütüne katılmaları, beklenen bir durumdur.


1979 yılında Afganistan toprakları eski Sovyetler birliğinin kızıl ordusu tarafından işgal edilmesinin en önemli sonuçlarından biri, Ortadoğu'nun selefi akımı ile Hindistan yarımadasındaki selefi Divbendi akımının birlik olmasıydı, ki ehli sünnet aleminin içinde yaşanan gelişmeler de bu sürecin üzerinde kalıcı etki yaptı.
Arap dünyasının ünlü şahsiyeti Abdullah Azam, Pakistan'ın Pişaver kentinde Arap hizmetleri bürosu açtı ve böylece hem Arap dünyasında toplanan paralar ve hem insan gücü toplama açılarından sözde cihatçı örgütlere yardım ulaştırmaya başladı. aslen Filistinli ve Ürdün'de yaşayan Azam yayınladığı fetva ile mücahitleri Afganistan'da Hanefi fıkhına uymakla yükümlü hale getirdi ve sürekli ortaklıklara vurgu yaparak çeşitli mezheplerin arasındaki fıkhi anlaşmazlıkların gündeme gelmesini engelledi.


Şeyh Azam'ın bu fetvası Hanefi mezhebinin izleyenleri ve Divbendi tarikatı mensuplarının fıkhi açıdan Hanbeli, Maliki veşa Şafii olan ve Ortadoğu ve Kuzey Afrika bölgesinden cihat amaçlı Pakistan ve Afganistan'a gelen Arap cihatçılara güvenmelerine sebep oldu. Bu arada Arabistan'ın propagandasını yaptığı Vahabi tarikatına gönül veren ve amaçları Vahabi tarikatının yaygınlaştırmak olan Arap cihatçıların konumu Arabistan, Kuveyt ve BAE'nin himayeleri ile takviye olmaya başladı. bu yüzden Usame bin Ladin, Abdullah Azam öldürüldükten sonra Arap hizmetleri bürosunda onun yerine geçti ve yavaş yavaş kendine özgü askeri yapılanmaya gitti ve askeri eğitimlerini organize etti ve Afgan mücahitlerden ayrı bir askeri operasyon sahası belirledi.


Böylece Arapların ilk geleneksel askeri eğitim merkezi El-kaide El-Ensar adı altında ve Usame bin Ladin komutasında Caci bölgesinde kuruldu. Bu merkez Arap hizmetleri bürosundan bağımsızdı. El-kaide El-Ensar merkezi için belirlenen ilk görev, gönüllü Arap cihatçıları organize etmek ve savaş bölgelerine sevk etmekti. Bu merkez ve üyeleri daha sonraları El-kaide terör örgütünün ana çekirdeğini oluşturdu ve Afganistan topraklarında kendisine özel cepheler açmaya başladı.
Ancak Ortadoğu selefi akımı ile bölgedeki selefi akımın birlik olmasıyla ilgili esas tesir savaş arenasında değil, asıl Arabistan'ın parası ve Batı ve Pakistan ordusu ve istihbarat servisi ISI'ın destekleri ile mantar gibi türeyerek gelişen dini medreselerde görülmeye başladı.


Bundan sonra Pakistan'ın Bulucistan eyaletinde ve Hayber Pahtunha'da binlerce dini medrese açıldı ve Vahabi hocalar Divbendi hocaların yanında talebelerin dini eğitiminden sorumlu olup çalışmaya başladı.
Gerçekte yatılı sistemle yönetilen bu medreselerin yüklü masrafları özellikle Fars körfezi kıyılarında yer alan Arap ülkelerce karşılanması, yoksul Afgan göçmen ailelerin arasında çocuklarını bu medreselere emanet etmeye teşvik ediyordu.
O dönemde simgesi komünist Sovyetler birliği olan küfür ile cihat etmek, Vahabi ve Divbendi tarikatlarının görüş birliğine vesile oldu ve cihat da iki tarikatın işbirliği eksenini oluşturdu. Vahabi hocalar ise yetenekli gençleri tespit ederek eğitimlerine devam etmeleri için Arabistan ve Yemen'e göndermeye başladı. nitekim bugün Afganistan ve Pakistan'ın Taliban örgütlerinin liderleri genellikle bu ülkelerden mezun olan talebelerdir.


Pakistan'da 1947 yılında bağımsızlığına kavuştuğu günlerde sadece 137 dini medresesi faaliyet yürütürken, bu sayı cihat döneminde 20 bin medreseye yükseldi. Pakistan'da Divbendi tarikatına eğilimli olan General Ziyaulhak'ın iktidarı döneminde bu ülkede dini medreseler büyük oranda gelişme kaydetti. O dönemde ayrıca İslamî partiler Pakistan ordusunun içine sızmayı başardı ve bu orduyu ideolojik bir orduya çevirdi.015

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile