Bu site kapanmıştır. Yeni sitemiz: Parstoday Turkish
Pazar, 24 Ocak 2016 18:09

Arabistan’ı Bekleyen Zorlu Günler - 3

Arabistan’ı Bekleyen Zorlu Günler - 3

Arabistan rejiminin, Şii alim Şeyh Nemer Bagır Nemer'i ve 46 kişiyi daha idam etmesi ve bölgede izlediği etnikçi politikaların doğurduğu sonuçları ele aldığımız sohbetimizin 3. bölümünde sizlerle birlikteyiz.


Arabistan rejimi 2013 yılında İngiliz Başbakan David Cameron'un büyük katkıları ile BM insan hakları konseyine üye olduğunda, şartlar insan hakları bağlamında her zamankinden daha da komik ve mizah boyutundaydı. Şimdi ise Suud rejimi aralarında Şii alim şeyh Nemer Bagır Nemer'in de bulunduğu 47 kişiyi başını keserek infaz etmesinin ardından bu mizahın gerçekten kara mizaha dönüştüğü anlaşılıyor.
İngiliz gazeteci yazar Robert Fisk geçen gün Suud rejiminin 47 kişiyi idam etmesi ile ilgili Independent gazetesinde yayımladığı makalesinde şu ifadelere yer verdi: kuşkusuz dünya genelinde insan hakları durumu içler acısıdır. Bu arada Arabistan uzun bir süreden beri Amerikalılardan İran ile mücadele etmelerini istiyor.


"Her halükarda bu adaletsizlikler ne Arabistan'ın petrol kuyularını kurutur, ne de dostlarının bu kraliyetin acımasızlığını sorgularken komik ifadeleri kullanmalarını engeller. Bu idamlar Arabistan'ın iç meselesi, geriye adım gibi tabirlerle nitelenebilir, ama kesin olan şu ki bu tür uygulamalar Ortadoğu'da barışa asla katkısı olmaz."
Bu ifadeler İngiltere parlamentosu dış işleri komisyonunun muhafazakar Başkanı Blanet'e ait. Blanet bu sözleri Suud rejiminin geniş çaplı idamlarından hemen bir kaç saat sonra dile getirdi. Blanet ayrıca, bizler ancak Suud rejimi müsaade ettiği takdirde yargıda bulunma hakkına sahibiz, şeklinde konuştu. Blanet şöyle devam etti: her halükarda hem bir ülkenin kralı öldü diye ülkenizin bayrağını yarıya indirip, hem o ülkede insanların başının kesilmesine itiraz edemezsiniz. Ancak burada küçük bir adım vardır ki Arabistan'ın yaptığına itiraz edenler göz önünde bulundurmaları gerekir: BM insan hakları konseyi kararnamesi, ki Arabistan bu konseye üye olmakla övünüyor ve üye ülkelerin insan hakları alanında en yüksek standartlara sahip olmaları gerektiğini söylüyor.


Bundan başka, BM genel kurulunun insan hakları konseyine yönelik yetkilerine de değinmek mümkün. Yasalara göre, 47 üyelik konseyin üyelerini seçme hakkına sahip olan genel kurul üye ülkelerin üç ikisinin oyları ile insan hakları alanında en çirkin ve sistematik ihlallerde bulunan herhangi bir üyenin üyeliğini askıya alabilir. Fakat bu yolda tabi ki bazı sorunlar söz konusudur. Gerçekten de Arabistan krallarının can ciğer dostları olan İngiliz Başbakan Cameron'dan Fransa, Amerika, Almanya, İtalya ve benzeri ülkelerden hangisi Arabistan'ın BM insan hakları konseyinin üyeliği askıya alınması yönünde oy kullanır? Gerçi bu soruya verilecek cevap bile biraz tartışmalıdır. Yani Arabistan'ın aleyhinde oy kullanması gerekenler zaten yıllardır kendi ülkelerinde geniş çaplı insan hakları ihlalleri ile suçlanan ülkelerdir. Unutmamak gerekir ki insan hakları alanında 2015 yılında kara karnesi olan Amerika dan başka Rusya ve Çin gibi ülkeler de BM insan hakları konseyi üyesidir. Buna göre Suud rejiminin gönlü hem BM, hem AB ve hem de ABD tarafından rahattır.


Suud rejiminin Arabistanlı büyük Şii alim şeyh Nemer'i idam etmesi, bu rejimin yıllardır ülkenin Şarkiye bölgesinde yaşayan insanlara karşı reva gördüğü zulüm, ayrımcılık ,dini ve etnik haksızlıkların devamı sayılır.
Lübnan'ın Es'sefir gazetesi Arabistan'da Şii Müslümanların durumunu ele aldığı raporunda şöyle yazıyor: Arabistan'da Şii nüfusun hakkında kesin veriler bulunmuyor, ama Suud rejiminin resmi kurumları Arabistan nüfusunun yaklaşık %10 kadarı, yani 1.75 milyon kişinin Şii mezhebinden olduğunu bu nüfusun üçte biri de Şarkiye bölgesinde ve özellikle Arabistan'ın dört büyük eyaleti olan Katif, Ahsa, Demam ve Heber eyaletlerinde yaşadığını tahmin ediyor. Başka raporlar ise bu nüfusun oranını %15 ila %20 olarak belirtiyor. Şarkiye bölgesi dünyanın en büyük petrol yataklarına sahip olan bölgedir. Dünyanın sabit ve kesinleşen petrol kaynaklarının %22 kadarı bu bölgede yer alıyor ve Arabistan'ın ürettiği petrolün %98 kadarı da bu bölgeden çıkarılıyor.


Arabistan Amerika'nın ithal ettiği petrolün %12'sini ve Japonya'nın ithal ettiği petrolün üçte birini karşılıyor. Şarkiye bölgesinin sanayileşmiş bir bölge olması itibarıyla bu bölge Arabistan ekonomisinde %90'lık bir payı bulunuyor. ancak tüm bu özelliklerine karşın Şarkiye halkı Suud hanedanı ile tarihi gergin ilişkilerinden acı çekiyor ve hali hazırda da Riyad'ın şiddet eğilimi yüzünden gerginliklerin daha da tırmandığı anlaşılıyor.
Tarihçiler arasında Arabistan'ın doğusunda Şii mezhebinin gelişme şartları ve çeşitli evreleri hakkında görüş ayrılığı bulunuyor, fakat tarihi açıdan kesin olan şu ki Suud hanedanı ile Şarkiye halkı arasında Suud iktidarının ilk gününden itibaren hasmane ilişkiler hakimdi.


Tarihçiler, şarkiyatçılar ve uzmanların belirttiğine göre Katif, Ahsa ve Arabistan yarımadasının diğer bölgeleri arasındaki ilişkiler, dini ve mezhebi temelden ziyade daha çok aşiret ve bölgesel temellere dayanıyor Katif ve Ahsa halkı bölgenin vadilerinde yaşayan Rabia aşiretlerine mensuptur ve yine bedevi yaşam sürdüren Tamimoğulları aşireti vardır ve bu iki aşiret İslam Peygamberi'nin –s– bisetinden sonra İslam dinini benimsemiştir. Daha sonraları bir çok aşiret Arabistan'ın kuzeyinden ve batısından Şarkiye bölgesine geldi. Buraya gelen göçmen aşiretlerin büyük bölümü şii mezhebini seçti. Öte yandan Katif, Ahsa ve çevresindeki insanların arasındaki ilişkiler Arap aşiretlerin arasındaki ilişkilerle sınırlı kaldı. Katif ve Ahsa halkının Fars halkı ile iktisadi, coğrafi ve dini ilişkilerine rağmen bu bölgeye hiç bir Fars dilini konuşan insan yerleşmedi. Tüm bunlar ve Şarkiye halkından siyasi ve kültürel şahsiyetlerin ifadelerine bakıldığında Katif ve Ahsa halkının kimliği mezheplerinden ziyade Arap olmalarından kaynaklanır. Nitekim bu gerçek günümüze dek olduğu gibi devam etmiştir.


Şarkiye halkı ile çevrelerinde yaşayan insanlarla kalıcı tarihi ilişkiler ve Hicaz yarımadasında yaşayan çeşitli Şii ve Sünni aşiretlerin arasındaki ilişkilere rağmen, bir çok etken ve özellikle Vahabi tarikatının egemenliğin ardından bölgede şartları olumsuz etkiledi ve daha sonraları Muhammed bin Abdulvahab ile Muhammed bin Suud arasında 1745'te kurulan ittifakla beraber bu olumsuzluklar siyasi boyut kazanmaya başladı.
Tarihi kaynakların tümünün belirttiği üzere Ahsa halkı Vahabi tarikatının davetine karşı çıktı. Bu tutum Muhammed bin Abdulvahab'ın izleyenlerinin İslam şeriatını uygulamak ve kendi inançlarını Şarkiye halkına dayatma çabaları yüzünden sergilenmişti. Üstelik Suud hanedanı ve Vahabilerin izlediği yayılmacı politikalar yerel hükümdarları güçleri hakkında kaygılarını arttırmıştı. Şarkiye halkı ile Vahabilerin arasındaki gerginlikler Ayyine bölgesinde radikal Sünnilerin hareketinin şekillenmesine dayanır.


Şarkiye halkı ile Suud hanedanının birinci ve ikinci iktidarları arasındaki ilişkilerde dini ve etnik mazi bir yana, kral Abdulaziz'in 1902 yılında kurduğu yeni Suud iktidarının siyasi, iktisadi ve sosyal şartları ve yeni iktidarın kurulmasını takiben yaşanan iç ve dış gelişmeler, Şarkiye bölgesini Suud hanedanı için kronik bir baş ağrısı yapmanın temelini oluşturdu. Yeni Suud rejiminin kurulma aşamasında Şarkiye bölgesi siyasi ve iktisadi sebeplerden ötürü büyük önem kazanmaya başladı. İktisadi açıdan Şarkiye bölgesi petrol yatakları bulunmadan önce tarım, balıkçılık ve diğer zanaatların yaygın olduğu bir bölgeydi ve bu yüzden Suud kralları bu bölgenin üzerinde yeni kurdukları hükümetin hazinesini zenginleştirme bağlamında özel hesap açmıştı. Fakat siyasi açıdan kral Abdulaziz, Katif ve Ahsa bölgelerinde yerel hükümdarlarla ilişkilerini normalleştirmeye çalıştı. Abdulaziz'in bu tutumu iki sebebe dayanıyordu ki birincisi Şarkiye aşiretleri ile teamülde yaşanan geçmiş hataların tekrarlanmasını önlemek ve ikincisi de Osmanlı ve Britanya'nın Hicaz yarımadasını paylaşma üzerinde uzlaşmalarını engellemekti.


Ancak Suud iktidarı ile Şarkiye halkı arasındaki uzlaşı pek uzun sürmedi. Bunun esas nedeni ise İhvanilerin geri dönüşüydü. Burada İhvanilerden maksat, Hasan el Benna'nın kurduğu ihvaniler değil, Vahabi tarikatının bir parçası olan Arabistanlı selefilerdi. Bunlar kendi dini bakışlarını hakimiyete dayatmaya çalışan kesimdi.
Gerginlik 1927 yılında İhvanilerin kral Abdulaziz'e Şii Müslümanları Sünnileştirmeye zorlayan bir fetvayı uygulaması için baskı uygulamaya başladıkları zaman başladı. Selefiler Abdulaziz'den Arabistanlı Şii Müslümanların ibadetlerini engellemesini ve Iraklı Şii Müslümanların Arabistan topraklarına girmesine mani olmasını istiyordu.
Suud iktidarı ile İhvanilerin arasında 1929 yılında patlak veren büyük gerginliğe ve özellikler İhvanilerin kral Abdulaziz'i kafir ilan etmelerine karşın Şii Müslümanları bastırma politikası devam etti ve sonunda halk ayaklanmasına yol açtı ve Avamiye bölgesinde silahlı mücadeleye dönüştü, fakat yerel şahsiyetlerin arabuluculuk yapması ile ayaklanma hızla kontrol altına alındı.


Suud rejimi 29 Mayıs 1933 tarihinde Amerika'nın Standard Oil of California firmasına Şarkiye bölgesinde petrol arama imtiyazını verdi. Amerikalı firma 1944 yılında adını Arap Amerikan petrol firması Aramco'ya değiştirdi. Bu adım Şarkiye bölgesinin tarihinde bir dönüm noktasıydı ve Arabistan'ın iktisadi ve sosyal yapısında büyük değişimleri beraberinde getirdi ve bu değişim nüfus ve siyasi açıdan da etkili oldu.
Sosyoekonomik açıdan Aramco firması Şarkiye bölgesini kırsal ekonomik yapıdan sanayileşmiş ekonomik yapıya geçişinde önemli rol ifa etti. Demografik açıdan da bu ekonomik değişim Arabistan'ın bir çok yöresinden insanların Şarkiye bölgesine akın etmesi ve istihdam alanlarının açılması bakımından etkili oldu.
Siyasi açıdan ise yaşanan sosyoekonomik değişim, siyasi reform taleplerinin yöresel ve dini boyutları aşmasına vesile oldu. Buna göre Arabistan 1940'lı yıllarda yerli ve yabancı işçilerin arasındaki ayrımcılık yüzünden bir işçi hareketine şahit oldu. Bu dönem geride bırakıldıktan sonra söz konusu işçi hareketi 1953 yılında Aramco bünyesinde seçilmiş bir sendikal komitenin kurulmasına yol açtı. Bu komite yaklaşık 22 bin işçiyi temsil ediyordu ve 1954 yılında milli reform cephesi adlı milli ve siyasi bir grubun şekillenmesine zemin oluşturdu.


Arabistan'da Suud rejimi ve Vahabi kurumlarının Şii Müslümanlara karşı açık ayrımcılığı ve güdümlü kışkırtmaları ve tacizlerine rağmen Şarkiye halkı veya en azından kahir çoğunluğu hiç bir zaman Arabistan'dan ayrılmayı veya Suud rejiminin yok olmasını istemedi. Bu mesele sadece liberal, solcu veya etnikçi şahsiyetlerle sınırlı değildi ve tüm dini şahsiyetler de aynı şekilde düşünüyordu. Şarkiye'nin ulusalcı şahsiyetleri 2003 yılında dönem veliaht prensi Abdullah bin Abdulaziz'e iki belge sundu. Belgede Arabistan'da vahdeti korumak ve bölünme tehlikesini bertaraf etmek için Şii Müslümanların istekleri yer alıyordu.
Gerçekte bölgedeki gelişmelere ve Arabistan'ın bölünme tehlikesine ve petrol fiyatlarının düşmesinden kaynaklanan ekonomik sıkıntılara bakıldığında, Arabistan'da bazı reformların yapılması kaçınılmaz görünürken, Suud rejiminin şeyh Nemer'i idam etmesi, bu rejimin asla bu yönde adım atmak istemediğini ortaya koydu.


Almanya'da yayınlanan Frankfurter Allgemeine gazetesi Arabistan'ın baskıcı politikaları ve son idamları ve şeyh Nemer'in kişiliği hakkında yayınladığı raporda, bu idamların Arabistan hakimiyetinin ne denli tehlike altında olduğunu ortaya koyduğunu belirtti.
Gazete raporunda Arabistan'da yaşanan son geniş çaplı idamlara işaretle Suud rejiminin tutumunu sert ifadelerle eleştirdi ve bu tür uygulamaların Arabistan'da hakimiyetin temellerinin sarsıldığı şeklinde değerlendirdi.
Raporu yazan Rainer Herman "Suud hanedanının büyük korkusu" başlığını kullandı ve Arabistan rejimi 47 idamı ile terör ve itirazı eşdeğer yaptığını belirtti. Herman, Suud hanedanı baskı politikalarına geri döndüğünü, bu da onların hakimiyetinin ne denli tehlikede olduğunu gösterdiğini belirtti.


Almanya'da yayınlanan Frankfurter Allgemeine gazetesi yazarı Herman raporunda şu ifadelere yer verdi: Arabistan yaygın olan idam yöntemi, başı kesmektir. Arabistan'ın bu konuya verdiği cevap ise, bu tür uygulamaların IŞİD'in başına buyruk uygulamalarından farklı oluşudur. Fakat Arabistan bu tür cezaları ağır suçlar için reva görüyor. Gerçi Arabistan geçenlerde idam ettiği kişilerin terör örgütlerine üye olma suçundan infaz edildiğini veya cinayetle suçlandıklarını ileri sürüyor, fakat kimin nasıl infaz edildiğine açıklık getirmiyor. Geçenlerde idam edilenlerin arasında, 2011 ila 2013 yılları arasında protesto eylemlerine katılma suçundan tutuklanan dört Şii Müslüman da göze çarpıyor. Yani şeyh Nemer'den başka üç genç de var. Şeriat mahkemesi bu insanların itirazını ölüm cezasını hak eden suç olarak görmüştür. Bu insanların bazıları eli bağlı halde idam edilmiş ve başkalarına ibret olsun diye cenazeleri sergilenmiştir.


2014 yılında Arabistan'da idam sayısı 90 olarak açıklanırken, bu sayı 2015 yılında 157'ye ulaşmıştır. Ancak 2016 yılının ilk bir kaç gününde Arabistan'da tam 47 kişi idam edildi. Arabistan en son 9 Ocak 1980 tarihinde böylesine geniş çaplı toplu idam yapmıştı. Bu durumların karşılaştırılması Suud hanedanının ne denli tehlikeli icraata imza attığını gösteriyor.
Frankfurter Allgemeine gazetesi yazının sonunda yeni idamların Şii ve Sünni herkese, Suud hanedanının icraatını ister barışçıl ister intihar eylemi şeklinde sorgulamamaları bağlamında bir uyarı olduğunu yazdı. Oysa Arabistan dışından elde edilen bilgiler şeyh Nemer'in asla bir terörist olmadığını gösteriyor. Şeyh Nemer sadece Arabistanlı Şii Müslümanların ve özellikle Şii gençlerin simgesiydi ve asla silahlı eylem çağrısı yapmamıştı, fakat Suud liderlerin ayağına batan bir dikendi.015

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile