Bu site kapanmıştır. Yeni sitemiz: Parstoday Turkish
Cumartesi, 28 Kasım 2015 08:29

İranlı Ünlüler, Evrensel Mefahirler - 65

İranlı Ünlüler, Evrensel Mefahirler - 65

"İranlı ünlüler, evrensel mefahirler" başlığı altında hazırladığımız sohbetimizin her bölümünde sizleri şu anda mezarları İran sınırlarının dışında kalan ünlü İranlı şahsiyetlerle tanıştıracağız.

Birçoklarının eserleri hem İran'da ve hem dünyada yayınlanan bu ünlü şahsiyetlerin ve düşünürlerin kendileri ve eserleri evrensel miras sayılıyor. Mevlana, Nizami Genceyi, Şeyh Şahabeddin Suhreverdi, Ebureyhan Biruni, Hoca Nusireddin Tusi, sözünü ettiğimiz İranlı bilgin, arif ve düşünürlerin örnekleridir.
Birlikte dinleyelim.


Geçen bölümlerde Ebu İsmail Abdullah Bin Mansur Ensari'nin Kameri 396 yılında Tus yöresinin Kehendez köyünde Balhlı bir anneden dünyaya geldiğini anlattık. Yine dedik ki Kameri 4. ve 5. yüzyılda Horasan diyarı İslamî ilim ve tasavvufun merkeziydi ve çok önemli kütüphaneleri vardı.
Sofi şeyhleri Irak'tan Maveraünnehir'e kadar çeşitli yörelerden Horasan'ın ünlü kentlerine gelirdi. Bu yüzden şeriat ve tarikatı bir araya getiren ve sapkınlıklar ve bidatlerle mücadele eden Horasan irfanının temeli burada atıldı. Geçen bölümde ayrıca Ensari'nin İlahiname adıyla da bilinen ünlü Münacatname adlı eserinin en önemli eseri olduğunu ve Farsça'nın yanısıra defalarca da İngilizce çevirisinin yayınlandığını anlattık.


Aslında Hoca Abdullah Ensari'nin eserlerini kısa süremiz içerisinde anlatmak mümkün olmadığından bu büyük arifin yoksulluk ve zenginlik, ilim, marifet ve tevekkül gibi alanlarda düşüncelerini gözden geçirmekle yetinmek zorundayız.
Fakirlik ve ganiliğin İran edebiyatında ve özellikle irfani eserlerde çok eski ve önemli bir yeri vardır. Fakirlik sözcük itibarı ile dervişlik ve yoksulluktır. Ganilik de bunun tam karşı noktası olan zenginlik, bağımsızlık ve güçlülük manasındadır.
Ariflerin bakış açısına göre ganilik ve güçlü olmak ancak yüce Allah'a özgü olan bir hakikattir, kula özel ganilik de gönül ganiliği ve kalbin zenginliğidir. Kalbin zenginliği demek, kulun bu makamda kendini tüm dünyadan ve dünyalılardan bağımsız bilmesidir. Hakkı bulduğu için Haktan başkasına iltifat ve itina etmez.


Hoca Abdullah Ensari, Yüz meydan adlı eserinde Kur'an'ı Kerim'in 93. suresinin 8. ayetine istinat ederek ganiliği güçlü olma şeklinde tabir ediyor. Kullarını bu bağlamda mal ganiliği, nefis ganiliği ve gönül ganiliği olmak üzere üç gruba ayırıyor.
Halkın gözünde mal ganiliği çok mal ve servet sahibi olmaktır. Ancak arif insanların mal ganiliğinden başka bir tabiri ve algılaması söz konusudur. Ariflere göre mal ve servet insanda bir çok fesat ve itaatsizliğe zemin oluşturur. Bu yüzden arifler dünyevi mal, servet ve makam gibi şeylere göz yumar.


Hoca Abdullah Ensari'ye göre mal ve servet hatta helal yoldan kazanılsa bile afettir. Hoca Hak yolunu izleyenlere mal ve servet biriktirmekten sakınmayı ve kendilerini bu afetin esiri etmemelerini tavsiye eder.
Hoca Abdullah Ensari'ye göre nefsin ganiliği, insanların elde etmesi gereken ikinci ganiliktir. Hoca'ya göre Hak yolunu izleyenler için en zor hicab, nefsini bilmesi ve gözetlemesi ve onu izlemesidir. Nefsin özelliği ise vesvese etmektir ve nefsini izleyen insan Allah rızası yolunda adım atamaz. Hoca Abdullah Ensari'ye göre nefsin ganiliği, kendine muhtaç olmamak ve Hakka muhtaç olmaktır. Hak yolunu izleyen kimse, ancak dünyevi faydalardan ve yararlardan bağımsız olunca ve ancak Hz. Hakk'a kavuşmaya gönül verince nefsin ganiliğini elde eder.


Hoca Abdullah Ensari'ye göre gönül ganiliği, nefsin ganiliği ve mal ganiliği aracılığı ile elde edilir. Mal ve nefis ganiliğinden bağımsız olan ve Hak yolunu izleyen insan, gerçekte gönlü gani ve güçlü olur. Gönlünde ancak Allah yer alır ve başkasına yer olmaz. Hak yolunu izleyen bu insanın gönlü tüm dünyadan ve dünyalılardan bağımsızdır, çünkü Allah'ı bulmuştur.
Hoca Abdullah Ensari'ye göre kul kazandığı bu güç sayesinde huzura kavuşur ve bu huzur yedi gökten ve yerden daha geniştir.
Öte yandan dervişlik anlamına gelen ve ganiliğin karşı noktası olan fakirlik irfan âleminde dervişli ve Allah Teâlâ'ya muhtaçlık anlamındadır. Derviş insan dünyaya ve içinde olan her şeyden bağımsızdır ve hiç bir dünyevi şeye gönül vermez. Arif insan fakirlik ve dervişlik mertebesine erdiğinde, Allah yolunda fena olur ve hakiki güce kavuşur.


Bazı arifler ve sofiler seyir ve süluk menzillerini kat edebilmek için ilim adında bir yolluk gerektiğine inanıyor, çünkü onlara göre bazı saliklerin yoldan sapmasının sebebi cahillikleridir. Bunlar irfan ilkeleri ve seyir ve süluk adabını öğrenmeden ve bu konuda bilgi sahibi olmadan önce bu yola giriyor ve genellikle yanlış yöne sapıyorlar.
Hoca Abdullah Ensari şöyle diyor: Gerçi ilim arif için ayak bağıdır, fakat ilimsiz arif şeytandan farksızdır.
Hoca Abdullah Ensari'ye göre cahillik arif insan için Hak yolu salikini helak eden bir zehir gibidir. Hoca'ya göre irfani seyir ve sülukta ilim, seyri sülukun karanlık yolunu aydınlatan bir ışıktır. Hoca Abdullah Ensari sırf ilim öğrenmeyi de saik insana yakıştıramıyor, yani bunun yanında ilimle marifetin bir arada olması gerektiğini vurguluyor.
Hoca Abdullah Ensari marifeti ilmin ruhu olarak biliyor ve marifetsiz ilmi tenkit ediyor. Hoca'ya göre ilim salik insanın yolunu aydınlatan bir ışıktır ve marifet ise onun yücelmesine yardımcı olan basamak gibidir.
Hoca Abdullah Ensari'ye göre Hak yolu salikil ilme takılıp kalmaması gerekir, ilimden marifete ulaşmak ve hakikati tanımak için yararlanmalıdır. Seyir ve süluk ise salik insana ilim ve marifet yardımıyla yükselmesine ve basamak basamak ilerlemesine ve sonunda Allah'ı ziyaret etmesine yardımcı olan bir basamaktır.


Hoca Abdullah Ensari'nin ilgi duyduğu bir başka konu, tevekkül meselesidir. Tevekkül dini, ahlaki ve irfani bir terimdir. Dehhuda sözlüğünde tevekkül, güvenmek, dayanmak, birine güvenmek ve kendi acizliğini itiraf etmek şeklinde mana ediliyor. Ancak irfani sözlükte tevekkül için has ve özel bir manadan söz ediliyor. Tevekkül irfan sözlüğünde işleri güvendiğin birine havale ve teslim etmektir. Bu şahıs çok güçlü, muktedir ve güvenilir olması gerekir. İrfanda tevekkül makamı çok yüce bir makamdır ve sadece has arifler ve has muvahhidler bu makamı idrak edebilir. Ariflere göre tevekkülü tanıma kriteri, Hak Teâlâ'ya güvenmek ve O'ndan başkasından kopmaktır.
Hoca Abdullah Ensari'ye göre ise teslim, tevekkülden çok daha yüksektir ve o da Hak yolu saliki kendini Allah'a teslim ettiği zamandır. Bir başka ifade ile Hoca Abdullah Ensari'ye göre tevekkül, işleri Allah'a emanet etmek ve kendini Allah'a etmeye teslim olmaktır. Hoca Abdullah Ensari'ye göre kul dini, geçimini, insanların amel ve davranışları ile ilgilenmeyi Allah'a emanet edecek dereceye ulaştığında çok uzun ve zorlu bir yolu kat etmiş, yüce bir mertebeye ulaşmış, bir çok makam ve mevkiyi geride bırakmıştır.


Hoca Abdullah Ensari'ye göre tevekkül avam için ve teslim, has kesim içindir. Burada Hoca Abdullah Ensari'nin avamdan maksadı, irfan yoluna adım atan salikler ve müridlerdir. Hakikate ulaşmak için uzun ve zorlu bir yolu katletmeleri, bir çok makamı ve bir çok merhaleyi geride bırakmaları gerekir ve tevekkül bu makamlardan biridir. Ancak teslim Hak sevenlerine özgüdür, ona ulaşmış ve vuslatın tadına varmış insanlardır.
Hoca Abdullah Ensari'ye göre tevekkül eden salik daha yoldadır çünkü ancak kendi işini Hakka emanet etmiş, henüz kendini ve kaderini Hakka emanet ve teslim etmemiştir. Ancak teslim olan kimse Hak Teâlâ'nın hüsnü tedbirini benimsemiş ve huzura kavuşmuştur. Böyle biri kendini O'na emanet etmiş, ancak O'nu istemekte ve ancak O'nun karşısında mutlak teslimiyet içindedir. Çünkü iyi ve kötünün beşerin zihninin ürünü olduğuna ve Allah Teâlâ'nın kulu için belirlediği ve seçtiği her şeyin mutlak hayır olduğuna inanır.015

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile