Bu site kapanmıştır. Yeni sitemiz: Parstoday Turkish
Cuma, 22 Ocak 2016 18:59

İran masalları ve efsaneleri - 94

Geçen bölümlerde devlerin doğa üstü mahluklar olduğunu ve her toplumda halk kültürünün bir parçası sayıldığını anlattık ve masallarda yer alan bazı özelliklerinden söz ettik.
Yine dedik ki sözlü edebiyatta ve masallarla devlerin imajı çok korkunç ve çok tiksindirici anlatılır ve dev tabiri cin, gulyabani ve benzeri doğa üstü kötü mahluklar için kullanılır.


Zekeriya Kazvini, Acayib-ul Mahlukat adlı eserinde Hz. Süleyman öyküsünü ve bu peygamberin nasıl şeytanlara ve cinlere musallat olduğunu şöyle anlatır: Şeytanlar, durumlarını incelemek üzere Hz. Süleyman'ın huzurunda durmuştu. Şeytanların arasında bedeninin yarısı köpek ve diğer yarısı kurt olan bir dev duruyordu. Hz. Süleyman sordu: sen hangi şeytansın? O şeytan şöyle dedi: Kahr Bin Fenan. Hz. Süleyman ona ne iş yaptığını sordu, o da şöyle dedi: Benim mekanım Hindistan diyarıdır ve ben insanların gözünde saz ve şarabı güzel gösterir ve onları buna teşvik ederim. Hz. Süleyman onu hapse atmalarını emretti.
Zekeriya Kazvini ayrıca Hz. Süleyman'a görünen ve kendilerini tanıtan çeşitli şeytanları ve cinleri anlatırken, dev sözcüğünden kötü ve büyü gücüne sahip olan mahluklar için kullanıyor. Kazvini öykünün devamında yılan kılığına giren bir cinden söz ediyor ve onu Allah'ın adından kaçan bir dev olarak tanıtıyor.


Ömrünü İran halk kültürü üzerinde araştırma yaparak geçiren Fransız çağdaş şarkiyatçı Hanri Masse, dev adında bağımsız özellikleri ve belli imajı ve amelleri olan bir mahluktan söz etmesine rağmen bu sözcüğü ayrıca gulyabani ve ifrit ve diğer acayip mahlukları tanıtmak için de kullanmıştır.
Halk kültürü üzerinde araştırma yapan araştırmacıların elde ettiği sonuca göre dev genelde şer ve kötülük mazharıdır ve çeşitli kılıklara girebilir ve çeşitli sıfatları vardır ve masallarda sözü geçen cin, şeytan ve gulyabani ve benzeri bağımsız mahluklar da devin simgeleri sayılır. Arap kültüründe de cinin benzer bir karakteri söz konusudur, öyle ki bir çok acayip mahlukat cinlerin cilveleri ve mazharları olarak algılanır.


Kur'an'ı Kerim ayetlerine göre cin insandan önce yaratılmıştır ve insanoğlu yaratılmadan önce yeryüzünde yaşamaya başlamıştır. Yine bu semavi kitaba göre cinler ateşten yaratılmıştır ve ateş, insanın yaratıldığı topraktan daha yüksek mertebede yer alır.
Öte yandan devler şeytani güçlerden telakki edildiği gibi cinler de büyük şeytandan, yani ateş cinsinden olan iblisten yaratılmıştır. Şeytan kötü ruhlardan büyük bir kalabalığı yanına alır ve bunlardan şeytanlar ve cinler şeklinde söz edilir. Cin ateşten yaratıldığı için saklanma kabiliyetine sahiptir. Cinin ateşten oluşu özelliği ona insan veya hayvan kılığına girmesine veya hava gibi görünmez olmasına imkan sağlar.
İnsan cinden sonra yaratıldı ve yeryüzüne indikten sonra cinler kaçınılmaz olarak saklandı ve insanlar cinlerin eski konumuna yerleşti. Güya bu da cinlerle insanların arasında düşmanlığın ve zıtlığın esas nedeni oldu.


Geçen bölümlerde çok eski zamanlarda bir padişahın yedi oğlu olduğunu, bunlardan altısı bir eşinden ve diğeri üvey olduğunu ve adı da Melik Muhammed olduğunu anlattık. Padişahın oğulları papağanı ve altın kafesi bulmak için yola çıktı, ancak altı kardeş başarılı olamadı ve kumarda her şeyini kaybederek dilenciliğe ve çıraklığa başladı. Melik Muhammed başka bir ülkenin kralının kızını bir devin elinden kurtardı ve devin bir ayağını da kesti.
Öte yandan Melik Muhammed yakınlarda bulunan vezirin kentine uğradı ve burada kardeşlerini buldu ve kendini onlara tanıttıktan sonra birlikte papağan ve altın kafesi bulmak üzere yola koyuldu ve yedi kızı olan bir padişahın diyarına geldi. Kral kızlarını Melik Muhammed ve kardeşleri ile evlendirdi. Daha sonra kardeşler tekrar yola koyuldu ve yolda 7 peri kızının tuzağına düştü, fakat en küçük peri kızın yardımı ile kurtuldu. Bu gelişmenin ardından Melik Muhammed kardeşlerine evlerine dönmeleri söyledi ve kendisi tek başına yoluna devam etti.
Şimdi maceranın devamını dinleyelim.


Melik Muhammed çölün yolunu tuttu ve böylece devam etti. Bir süre sonra uzaktan bir dervişin ona yaklaştığını fark etti. Derviş Melik Muhammed'in yanına geldiğinde şöyle dedi: Ey genç, gel ikimiz bir alış veriş yapalım. Melik Muhammed nasıl bir alış veriş, diye sordu. Derviş şöyle dedi: Sen atını ve kılıcını bana ver, ben de şu keşkülümü ve soframı ve şu boynuzu sana veririm. Melik Muhammed dervişten bu vereceklerinin ne gibi özelliği olduğunu sordu. Derviş şöyle anlattı: Keşkülün özelliği şu ki sana ne kadar misafir gelirse gelsin elini içine uzatır ve Ya Hz. Süleyman benim misafirim var, dersin. Bunun üzerine keşkülden istemediğin kadar yiyecek çıkarırsın. Sofranın özelliği de şu ki onu açtığında ve Ya Hz. Süleyman benim misafirim var, dersen, içinden her ne kadar ekmek alırsan, asla bitmez. Boynuzun özelliği de şu ki eğer Ya Hz. Süleyman canım falanca kişinin başını istedi, dersen, o kişinin başı anında kopar.


Melik Muhammed dervişin önerisini kabul etti ve atını ve kılıcını ona verdi ve dervişten keşkülü, sofrayı ve boynuzu aldı. Derviş kılıcı kuşandı ve ata binerek uzaklaştı. Melik Muhammed kendi kendine dervişten aldığı şeyleri sınamasını söyledi. Bu yüzden ilkin boynuzu eline aldı ve şöyle dedi: Ya Hz. Süleyman, şu dervişin kafası kopsun. Birden dervişin kafası koptu. Melik Muhammed kendi kendine, her halde bu derviş aldığı kılıçla haksız yere birinin kanını akıtmak istiyordu ki benim içime ilkin şu boynuzun onun kafasını koparma arzusu doğdu, dedi. Bunun üzerine Melik Muhammed gidip atını ve kılıcını geri aldı ve tekrar ata binerek peri kızların kalesine döndü. En küçük peri kızı Melik Muhammed'i görünce şöyle dedi: Ey Melik Muhammed, kendine acımaz mısın? Şimdi eğer ablalarım seni görürse yaşatmaz. Melik Muhammed de Allah büyüktür, dedi. Peri kızı ise şöyle dedi: Keşke bir şeyler olur da şu ablalarım yok olup gitseydi, o zaman hem senin hem benim gönlüm rahat olurdu ve artık bu kadar şaşkın ve perişan olmazdık.


Bu sözlerin üzerine Melik Muhammed şöyle dedi: Eğer sen üzülmezsen onları öldürmek benim için su içmekten daha kolay. Küçük peri kızı ablalarının öldürülmesini kabul etti. Melik Muhammed boynuzu eline aldı ve şöyle dedi: Ya Hz. Süleyman şu altı kızın kafası kavak gibi kopsun. Bu sözlerin ardından Melik Muhammed küçük peri kızına şöyle dedi: git bak ablaların hala yaşıyor mu? Küçük peri kızı gitti baktı, her altı ablasının başı kopmuştu. Mutluluktan adeta uçuyordu, hemen Melik Muhammed'in yanına döndü ve hepsinin öldüğünü anlattı ve artık birlikte yaşayabileceklerini söyledi. Fakat Melik Muhammed şöyle dedi: Ama benim gitmem gerekir.


Bu sözleri duyan küçük peri kızı şöyle dedi: Biliyorum, sen gidip papağanı ve altın kafesi bulmak istiyorsun, fakat benim yardımım olmadan bunu yapamazsın. Melik Muhammed nedenini sordu. Kız şöyle anlattı: çünkü buradan papağan ve altın kafesin saklandığı diyara kadar 60 fersahlık bir yol var. Bu yolun 20 fersahı kaplanlar diyarı, 20 fersahı aslanlar ve 20 fersahı da ifritler diyarıdır. Papağan ve altın kafes de periler padişahının kızının başucundadır. Kentten o kızın sarayına kadar yedi kapı vardır ve hepsi devler tarafından korunur. Son kapının bekçisi de yedi başlı devdir. Şimdi gel sana ne yapman gerektiğini anlatayım.


Küçük peri kızı kalktı ve kendi etrafında fırıldak gibi döndü ve birden büyük bir kuşa dönüştü. Melik Muhammed kuşa bindi ve kuş uçmaya başladı. Kuş ve Melik Muhammed gökte 40 fersah kadar uçtu ve kaplanlar ve aslanlar diyarlarını aştı. Son 20 fersah ifritler diyarı olduğundan kız eski kılığına döndü ve Melik Muhammed'i bir iğneye çevirdi ve boğazının altına batırdı ve son 20 fersahı da böylece aştılar ve ardından kente ve kentin ardından da yedi kapıdan ilk kapının önüne vardılar. Küçük peri kızı burada Melik Muhammed'i eski haline çevirdi ve kendisi de bir güvercine dönüştü ve perilerin padişahının kızının sarayının duvarına kondu ve oradan Melik Muhammed'in bekçi devlere ne yapacağını seyretmeye başladı.015

 

Ortam

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile