Bu site kapanmıştır. Yeni sitemiz: Parstoday Turkish
Cumartesi, 08 Ağustos 2015 09:40

İran masalları ve efsaneleri - 89

İran masalları ve efsaneleri - 89

İran'da halk arasında yaygın olan masallardan ve efsanelerden örnekler sunduğumuz dizi programımızın bir başka bölümünde sizlerle birlikteyiz.


Geçen bölümlerde doğa üstü mahlukların her toplumda halk kültürünün bir parçası sayıldığını ve geçmiş kavimlerde ve toplumlarda yaşayan insanların dünya görüşü, inancı, algıları ve ayinleri bu mahluklarla ilgili olduğunu anlattık. Yine dedik ki mitolojik inançlarda devler yeraltında yaşayan mahluklardır. Devler orada gizlice yaşar ve genellikle her türlü çirkinliği ve kötülüğü simgeler.
Devler kötülüklerin tanrısının yardımcıları veya onun yarattığı mahluklar ve hatta onun ta kendisi olarak Fars dilinin sözlü ve yazılı edebiyatında ve kitaplarında kendini göstermiştir. Bu eserlerde dev, doğa üstü bir mahluktur ve genellikle devasa ve çirkin bir şekilde görüntülenir. Devler insanlardan temelli farklıdır. Devler genellikle kara, yaban domuzu gibi uzun dişleri, kalın ve kapkara dudakları ve kah mavi gözleri ile tanıtılır. Devlerin vücudu genellikle kalın tüyle kaplıdır ve yine bir kaç başlı, boynuzlu, kuyruk ve uzun kulaklıdır.


Masallarda devler genellikle ahmak, aptal ve kolayca kandırılabilen ve bazen de zeki ve çevik mahluk olarak anlatılır. Bu masallarda devler genellikle şer ve kötülük simgesi ve aracıdır. Devlerin dehşet yaratan amellerinden biri yamyam oluşlarıdır ki bu özelliklerine masallarda sık sık rastlanır. Devlerin insanoğlunun kokusuna karşı çok hassas ve duyarlı koku alma özellikleri vardır. Bu özellik hemen hemen tüm mitolojik masallarda ve halk arasındaki efsanelerde gelirken, seçkin mitolojik eserlerde göze çarpmaz. Gerçi yine bu yamyam devler masalların kahramanları tarafından kolayca kandırılır.


Devler genellikle insan üstü büyüler ve savaş aletleri ile donanmıştır ve her an kılık ve kalıp değiştirebilir. Devler kah güzel bir kadın ve daha çok zebra, yılan, ceylan, at, ejderha ve aslan gibi hayvanların kılığına girer.
İranlı yazar Ebu Tahir Tarsusi, kameri 6. Yüzyılda Darabname adlı eserinde şöyle diyor: Tamrusiye adındaki masalın kahramanı iki kara ve beyaz yılan arasında kara yılanı seçerek öldürdüğünde, beyaz yılan ona yaklaşıyor ve şöyle diyor: Biz perilerdeniz, ancak senin öldürdüğün o kara yılan, devdi. Onların mekanı şu dağın arkasındadır ve o dağdan çıkan ve bu denizden su içen kocaman ejderha da aslında ejderha değil, ejderha kılığına giren bir devdir.


Mitolojik masallarda ise hırsızlık, devlerin belli başlı özelliği olarak gündeme geliyor. Melik Cemşid ve Elma Hırsızı Dev masalında bir dev yedi yıldır bir kızı kaçırmış ve bir kuyuya hapsetmiştir. Kız şöyle diyor: Ben Hindistan padişahının kızıyım. Bu dev yedi yıldır beni kaçırmış ve bu kuyuya atarak esir almıştır.
Devin tutsağı olan kızlar genellikle onunla evlenmeyi reddedince, dev onları büyüler ve bir tılsımın tutsağı eder. Uzun bir masal olan Emir Arslan masalı bu tür mahluklarla doludur. Bu masalın en ünlü devi, Fulad Zeher adlı devdir. Bu dev ve oldukça kötü ve büyücü olan dev annesinin yardımı ile başkaları ile savaşır. Masalın büyük biri bölümü ise Emir Arslan'ın bu iki devin büyüleri ile mücadele ve savaşları ile geçer. Yine Alhak adlı dev, hatta Fulad Zeher adlı devi bile usandıran bir başka kötü devdir.


Mitoloji masalları ile ilgili sohbetimizi burada noktalıyor ve devamını bir sonraki bölümüne bıraktıktan sonra her hafta olduğu gibi şimdi bugünkü öykümüze geçiyoruz.
Konumuz masallardaki devler olduğundan bugün sizler için Melik Muhammed ve tek bacaklı dev adlı masalı seçtik.


Bir varmış, bir yokmuş, Allah'tan başka hiç kimse yokmuş.
Çok eski zamanlarda bir padişah vardı. Padişahın yedi oğlu vardı. Oğulların altısı bir anadan ve yedinci ise üveydi. Üvey evladın adı Muhammed'di. Bir gece padişah sarayında mışıl mışıl uyurken bir rüya gördü. Rüyasında başının ucunda içinde güzel bir papağan bulunan altın bir kafes vardı. Padişah uykudan uyanınca, derin derin düşünmeye başladı. Acaba gördüğü altın kafes ve papağanın anlamı neydi?
Öte yandan bu padişah papağanları çok severdi ve bu rüyayı gördükten sonra bir an önce altın kafesi ve papağanı elde etmeye karar verdi.


Bu arada padişah bir süreden beri tacını ve tahtını oğullarının birine vermek istiyordu, çünkü kendisinden sonra tacı ve tahtı için birbirine düşmelerini istemiyordu. Bu rüyayı gören padişah aklına bir fikir geldi, şöyle ki böylece her yedi oğlunu sınamaya ve kim bu sınavdan başarı ile çıkarsa tacını ve tahtını ona vermeye karar verdi. Bu yüzden padişah rüyayı gördükten sonra oğullarını çağırdı ve şöyle dedi:
Siz hepiniz benim evlatlarımsınız ve ben hepinize aynı gözle bakıyorum ve bu yüzden tacımı ve tahtımı hanginize vereceğime karar veremiyorum. Şimdi sizden bana altın kafesi ve papağanı getirmenizi istiyorum. Kim bu işi başarırsa, benden sonra padişah olur.


Altı kardeş bu sözlerin ardından birlikte yola koyuldu ve altın kafesle papağanı getirmeye karar verdi. Altı kardeş bir çok diyarı gezdi ve bu yurttan öbür yurda giderek her tarafı aradı ve yolu bilen herkesten altın kafesi ve papağanı sordu, fakat sonunda hiç bir şey bulamadan eli boş saraya döndü.
Altı kardeş saraya döndükten sonra padişaha şöyle dedi: Ey Padişahımız, biz bütün dünyayı dolaştık, fakat sizin istediğiniz şeyi bulamadık.
Padişah yoksa oğullarından olmayacak bir şeyi mi talep ettiğini düşünürken, birden Melik Muhammed ayağa kalktı ve şöyle dedi: Ey muhterem babacığım, eğer müsaade ederseniz, ben gider ve altın kafesi ve papağanı getiririm.


Bu sözleri duyan padişah şöyle karşılık verdi: Onlar altı kişiydi ve üstelik senden daha büyüktü, fakat bunu yapamadı. Şimdi sen nasıl tek başına bunu yapacaksın? Melik Muhammed şöyle dedi: Şimdi ben gideyim, belki Allah Teâlâ irade buyurur da onları bulabilirim.
Padişah oğluna şöyle dedi: Madem ısrar ediyorsun, git. Eğer onları getirirsen, padişahlık makamı senindir.


Bu sözlerin üzerine Melik Muhammed yolculuğu için hazırlığa başladı ve yanına biraz mücevher ve çevik bir at aldı ve yola koyuldu.
Şimdi altı kardeşin ne yaptığını dinleyin. Kardeşlerin en büyüğü ve hepsinden daha kıskanç olanı öteki beş kardeşi topladı ve şöyle dedi: Ben eminim ki şu Melik Muhammed altın kafesi ve papağanı bulup getirebilir. Gelin onun peşinden gidelim, yoksa elimize hiç bir şey geçmez.
Kardeşler de bu öneriyi kabul etti ve hep birlikte atlarına binerek birer gölge gibi Melik Muhammed'i takip etmeye başladı, ta ki onu bir çölde tek başına yakalayarak attan indirdiler ve üvey kardeşlerine güzel bir dayak attılar.


Melik Muhammed yediği dayağın ardından yarı ölü yarı diri yere yığıldı ve mücevherleri taşıdığı torbayı başının altına koydu ki eğer ölürse, onu bulan kimse defnedilmesinin masrafını karşılasın.
Altı kardeş Melik Muhammed'i iyice dövdükten sonra hemen atlarına binerek oradan uzaklaştı, çünkü kimsenin onları görmesini istemiyordu.
Melik Muhammed güneş batımına kadar öylece yerde yatıyordu, ta ki rüyasında Hz. Ali'yi –s– gördü. Hazret ona şöyle buyurdu: Ey genç, ayağa kalk ve kemerini iyice sık.
O ana kadar kımıldayacak hali bile olmayan Melik Muhammed bu sözlerin ardından birden sapasağlam ayağa kalktı ve o hazretin karşısında durdu ve şaşkın şaşkın yüzüne baktı. Hz. Ali –s– şöyle buyurdu: Bundan sonra nerede bir sorunla karşılaşırsan "Ya Ali" de ki, sorunun bertaraf olsun.


Hz. Ali –s– bu sözleri sarf ettikten sonra kayboldu. Melik Muhammed uyandı ve baktı ki bedeni sapasağlam ve hiç bir acı hissetmiyor. Çevresine baktı, atı ve mücevher dolu torbası da yerindeydi. Büyük bir sevinç ve güçlü bir kalple atına bindi ve yepyeni bir kuvvetle yoluna devam etti.
Altı kardeşe gelince, onlar da Melik Muhammed'e dayak atarak yere attıktan sonra yollarına devam ettiler. Altı kardeş sonunda bir kente vardılar. Kentte dolaşırken yolları kumarbazların mahallesine düştü ve kumar oynamayı çok sevdiklerinden, Melik Muhammed'i dövdüklerini unutmak için bir şeylerle uğraşmak için bir kumarhaneye girdiler ve kumar oynamaya başladılar.
Altı kardeş çok çabuk yanlarında ne varsa kaybettiler ve artık hatta geceyi bir yerde geçirmek için bile paraları kalmadı. Kardeşler iflas edince, üç kardeş dilenciliğe başladı ve öteki üç kardeşten biri, kelle paça yapan bir dükkanda çıkar oldu, ikinci de hamamda işçiliğe başladı ve üçüncü kardeş de bir aşçının yanında çırak oldu.


Öte yandan ayağa kalkan Melik Muhammed de yoluna devam etti ve yolu üzerinde bir kente vardı. Bu kent tesadüfen kardeşlerinin dilencilik yaptığı kentti. Gece vaktiydi ve Melik Muhammed kentte kimseyi tanımıyordu ve bu yüzden geceyi nerede geçireceğini düşünmeye başladı. Melik Muhammed düşünürken yolu yaşlı bir kadının evine düştü, gitti ve kapıyı çaldı. Yaşlı kadın kapıyı açtı. Melik Muhammed şöyle dedi: Ey yaşlı nine, ben garibim, gidecek yerim yok, eğer mümkünse bu geceyi senin evinde geçireyim, yarın çekip giderim.
Yaşlı kadın Melik Muhammed'i şöyle baştan başa süzdü ve yüzünde padişahlık nuru gördü ve bu yüzden gönlü rahatladı ve şöyle dedi: Ey genç adam, eğer zevkine uyarsa ve fakirleri kabul ediyorsan, buyur içeri gir.
Melik Muhammed içeri girdi. Yaşlı kadın tek kızı ile birlikte yaşıyordu. Melik Muhammed etrafa bakındı. Yaşlı kadının durumu pek iyi değildir. Mücevher torbasından bir taş çıkardı ve yaşlı kadına verdi ve şöyle dedi: Bunu al ve sat ve parasına yemek yap da yiyelim.015

 

Ortam

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile