Bu site kapanmıştır. Yeni sitemiz: Parstoday Turkish
Salı, 04 Ağustos 2015 02:15

İran masalları ve efsaneleri - 88

İran masalları ve efsaneleri - 88

Geçen bölümlerde halk masallarının bir çeşidi olan mitoloji masallarından söz ettik ve dedik ki mitolojiler ilkel insanların dini inançlarıydı ve bu yüzden beşeri toplumların kültürünün önemli bir unsuru haline geldi.
Yine geçen bölümde büyüyü tanımladık ve büyücülerin genellikle müslümanlarla karşı karşıya geldiğini ve ayrıca olağanüstü işler yaptığını ve doğaya müdahalede bulunduklarını veya türlü hayvanların ve canavarların kılığına girdiğini, bu tür masalların önemli karakterlerden biri de devler olduğunu anlattık ve dedik ki mitolojik masallarda her türlü kötü ve şer durumu devler temsil ediyor.
Yine dedik ki devler ve şer mahluklar aslında insanların hayal gücünün ürünüdür ve her toplumun kültürünün bir parçası ve dünya görüşleri, inançları ve ayinlerinin önemli bir bölümüdür.
İran'da da bu bağlamda bir çok tarihi eser ve yazı bulunuyor. Bu eserlerin ana teması harikulade mahluklar, devler ve şeytanlardır. Bu eserlere Acayipname adı verilir. Acayipnameler aslında halk edebiyat tarihinin özel bir yazılış biçimidir ve verileri antropolojik ve kültürel araştırmalarda kullanılır.


İran'da bu alanda yazılan ve bir bölümü acayipname olarak anılan en eski eserlerden biri Basralı Ömer Bin Cahiz adlı yazarın El Hayvan adlı eseridir. Bu eser kameri 3. Yüzyılda ve yedi ciltte yazılmıştır. Eserin 6. Cildinde cinler, devler ve bu mahlukların alt grupları tanıtılırken, İranlıların ve Arapların bu alanda bazı inançlarına yer veriliyor. Bu geleneği Cahiz'den sonraki yazarların da sürdürdüğü gözleniyor.
İran'da İslam'dan önceki dönemde devler kutsal sayılır ve başka tanrılarla birlikte tapılırdı. Mitolojik devler arasında bir nevi denge ve eşitlik söz konusuydu ve eski İranlıların inançlarının ana çekirdeğini ve temelini oluştururdu. Ancak zamanla ve özellikle Zerdüşti inancı yaygınlaşmaya başladıktan sonra devler tapılma konumunu kaybetti ve şeytanın mahlukları sayılmaya başladı. bu yüzden Zerdüştilerin kutsal kitabı Evesta'da dev kötülük ve şer simgesi ve tanrısıdır. Mitolojik inanca göre devler bundan sonra yer yüzünde görünmemeye başladı ve mecburen yeraltına kaçtılar ve orada gizli yaşamlarını sürdürdüler ve tüm kötülükleri ve çirkinlikleri simgelemeye başladılar.

Geçen bölümde kel kara Memoş adında bir kel oğlanın yaşlı annesiyle yaşadığını anlattık ve dedik ki bir gün kara Memoş babasından miras kalan tüfeği ile ava çıktı ve bir yanından ışık saçan ve bir yanından da davul zurna sesi çıkaran bir hayvanı avladı. Padişah kara Memoş'u saraya çağırdı ve avını elinden aldı ve ödül olarak da vezirinden mevkiini ona vermesini istedi. Vezir mevkiini kaybetmek istemedi ve bu yüzden şapka baba adını verdiği sihirli şapkasından yardım istedi, o da kara Memoş'tan padişaha kırk kısrağın sütünü getirmesini istemesini söyledi.
Kel kara Memoş bu işi başardı, bu kez vezir kara Memoş'un gidip ejderhayı öldürmesini istedi. Kara Memoş yine bunu başardı, fakat vezir yine komşu ülkenin padişahının kızını getirme şartını ileri sürdü. Kel kara Memoş kızı getirmeye çıktığı yolculuğunun devamında deniz suyunu bir yudumda içen birine ve ardından değirmen taşını döndüren adama ve sonra da sapancıya ve en son yorgan kulağa rastladı ve onları da yanına alarak yoluna devam etti sonunda komşu ülkeye vardı. Ancak komşu ülkenin padişahı ve veziri kel kara Memoş'u yok etmeye karar verdi ve bunun için bir ziyafet vererek onu zehirlemek istedi.

Kel kara Memoş ve arkadaşları beraber oturmuş sohbet ediyordu ki birden yorgan kulak kahkahalar atarak gülmeye başladı. yorgan kulağa sordular: Ne oldu? Yoksa delirdin mi ki durup dururken gülüyorsun. Yorgan kulak şöyle dedi: Hayır, padişah ve veziri bizim için komplo kuruyor. Kel kara Memoş nasıl bir komplo, diye sordu. Yorgan kulak hepimizi zehirlemek istiyorlar, dedi. Deniz kurutan söze karıştı ve şöyle dedi: bırak öyle düşüne dursunlar, ben icabına bakarım.


Ertesi gün kentte yaşlı genç, kadın erkek, kim varsa padişahın misafiri olarak saraya toplandı. Kel kara Memoş ve arkadaşları da geldi, bir köşeye yerleşti. Kısa bir süre sonra kara Memoş padişaha şöyle dedi: acaba benim aşçıbaşım sizin mutfağa bakabilir mi? Padişah da sakıncası olmadığını söyledi. Kel kara Memoş deniz kurutana döndü ve şöyle dedi: Hadi aşçıbaşı, kalk mutfağa bakıver, yemek ne zaman hazırlanacak? Deniz kurutan mutfağa gitti, baktı ki padişahın aşçıbaşısı kırk kazan pilav asmış, hazırlanmasını bekliyor. Deniz kurutan şöyle dedi: Aşçıbaşı, ben de kel kara Memoş'un aşçıbaşısıyım, kazanlara bakmama müsaade eder misin? Bu sözlerin üzerine deniz kurutan aşçıbaşının iznini beklemeden ilk kazanın başına geçti ve sırtını aşçıbaşına dönerek bir göz kırpma kadar kısa bir sürede içinde ne varsa yedi, ardından öteki kazanların başına geçte ve yine aşçıbaşına fark ettirmeden her kırk kazanın içinde ne varsa yuttu. Aşçıbaşı deniz kurutana sordu: acaba yemekler hazır mı? Deniz kurutan da: ellerine sağlık, yavaş yavaş hazırlanıyor. Bu sözlerin ardından deniz kurutan mutfaktan ayrıldı ve gidip yerinde oturdu.


Padişah yemeklerin getirilmesini emretti. Aşçıbaşı mutfağa gitti ve kazanlara baktı, ama kırk kazan da boştu ve içinde bir tane pirinç bile yoktu. Aşçıbaşı bu duruma şaşırdı kaldı ve padişaha ne diyeceğini kara kara düşünmeye başladı.
Padişaha haber ulaştı, bu işin altında ancak kel kara Memoş ve arkadaşları olabileceğini anladı ve öfkeden dudaklarını ısırmaya başladı, fakat bu işin hiç bir sorunu çözemeyeceğini fark etti ve şöyle dedi: Misafirlere söyleyin, ziyafet yarına ertelenmiştir.


Bu duruma çok öfkelenen padişah vezirini çağırdı ve şimdi ne yapmaları gerektiğini sordu. Vezir şöyle dedi: emret, çelikten hamamı hazırlasınlar ve kel kara Memoş'u ve arkadaşlarını oraya davet edelim. İçeri girdiklerinde kapıları kapatır ve hamamın üzerindeki delikte onlar boğuluncaya dek su dökeriz.
Padişah vezirin fikrini beğendi. Ancak yorgan kulak yine bu sözleri duydu ve kahkaha atarak gülmeye başladı. kel kara Memoş yine ne oldu, diye sordu. Yorgan kulak da padişah ve vezirin planını anlattı. Bu kez değirmen taşı döndürenle deniz kurutan birlikte: bırakın öyle düşüne dursunlar, dediler.


Ertesi gün padişah kel kara Memoş ve arkadaşlarını çelikten hamama davet etti. Beş arkadaş hamama girince hemen kapıyı kilitlediler ve içine sel gibi su dökmeye başladılar. Deniz kurutan ağzını açtı ve suyun döküldüğü deliğin önüne tuttu ve bir damla suyun hamamın içine damlamasına müsaade etmedi. Bir süre sonra deniz kurutan canı sıkıldı ve değirmen taşı döndürene şöyle dedi: daha ne kadar bana bakıp duracaksın? Bak, canım sıkılmaya başladı, sen de bir şeyler yap. Bu sözün üzerine değirmen taşı döndüren boynundaki değirmen taşlarını döndürmeye başladı ve çelik hamamın duvarlarını kırdı.


Deniz kurutan hamamdan çıkınca ağzını açtı ve yuttuğu tüm suları püskürtmeye başladı, öyle ki kentin yarısını sel bastı. Padişaha haber salındı ki aman ne durursun, kentini sel bastı, neden halk senin kızın için sularda boğulup ölsün, kızın ver, halkın canını kurtar.
Komşu ülkenin padişahı baktı ki başka çaresi yok, kızını kel kara Memoş'a verdi ve uğurladı. Kel kara Memoş kızı yanına oturttu ve yaya gelen dört tuhaf arkadaşı ile birlikte yola çıktı ve sonunda yaşadıkları kente yaklaştı.


Kente yaklaşan kel kara Memoş padişaha haber yolladı ve sağ salim döndüğünü ve komşu ülkenin padişahının kızını da getirdiğini, kendisini karşılamaya gelmesini söyledi.
Padişah ordusuna emretti, kel kara Memoş'u ağırlamaya gitsinler ve onu kente getirsinler.
Kel kara Memoş da büyük bir ihtişamla kente girdi, ama doğruca kendi evinin yolunu tuttu.
Padişaha haber salındı ki kel kara Memoş dünya güzellikte eşi bulunmayan komşu ülkenin padişahın kızı ve hiç bir şeyleri insana benzemeyen dört arkadaşı ile birlikte doğruca evine gitti ve seni de umursamadı.


Padişah hemen kel kara Memoş'a haber gönderdi ve bir an önce o dört kişiyi ve kızı kendisine göndermesini emretti. Padişah komşu ülkenin padişahının kızı ancak kendi sarayına layık olduğunu ve kel kara Memoş'un kümesine yakışmadığını söyledi. Ancak kel kara Memoş da şöyle karşılık verdi: şimdiye kadar sen ne söylediysen ve ne emrettiysen, ben yerine getirdim. Şimdi sen şu iki işten birini yap: ya ilk avımı ve kırk kısrağı ver ve canını al da selametle kentten çık ve her şeyi bana bırak, ya da savaşa hazır ol, fakat unutma ki senin ordun ne kadar büyük olursa olsun, benim elimle tarumar olan ve yenilen komşu ülkenin padişahının ordusundan daha büyük olamaz.


Padişah ve veziri kara kara düşünmeye başladı ve en son kel kara Memoş'un elinden sağ salim kurtulsalar, büyük bir iş başarmış olacaklarına karar verdi ve bu yüzden hemen birlikte kentten kaçtılar.
Kel kara Memoş da arkadaşlarını saraya getirdi ve kendisi tahta oturdu ve annesini de kendisinin veziri yaptı ve ardından kentte yedi gece yedi gündüz düğün ve şenlik yapılmasına emretti ve ardından komşu ülkenin padişahının kızı ile evlenerek mutlu oldu.015

 

Ortam

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile