Bu site kapanmıştır. Yeni sitemiz: Parstoday Turkish
Çarşamba, 02 Aralık 2015 11:56

Semavi Sureler - 88

Semavi Sureler - 88

Bugün Kur'an'ı Kerim'in 53. suresi olan Necm suresi ile tanışmak istiyoruz. Bu sure Mekke'de nazil olmuştur ve 62 ayetten ibarettir. Bu sure içinde vacip secdeyi gerektiren ayeti bulunan surelerden biridir. Yani surenin 62. ayeti olan söz konusu ayeti duyunca insana secde vacip oluyor.
Surede yer alan konular ise yıldızlara yemin etmek, vahyin konumu ve Resulullah'ın –s– kalbine nazil oluşunun yöntemi, İslam Peygamberi'nin –s– miracı, müşriklerin putperestliğinin tenkit edilmesi, tövbe yolunun tüm günahkârlara ve sapkınlara açık olması, hiç kimsenin başkasının günahını üstlenemeyeceği maadla ilgili bazı konulardır. Hak ile düşmanlıkta inat eden geçmiş kavimlerin acı sonu, Allah'a secde ve ibadet etmeye emredilmesi gibi konulardan oluşuyor.
Necm suresinin bir özelliği, ayetlerinin kısa olması ve çok has bir ahenkten yararlanmasıdır. Bu yüzden surenin kıraati gayet hoş ve harmonik bir ahenkten yararlanır. Yine surenin içerdiği kavramlar insanı derinden etkiler ve uyuyan kalpleri uyandırır.


Necm suresinin ilk dört ayetinde şöyle okumaktayız:
Battığı zaman yıldıza andolsun ki; Arkadaşınız (Muhammed) sapmadı ve bâtıla inanmadı. O, arzusuna göre de konuşmaz. O (bildirdikleri) vahyedilenden başkası değildir.
Surenin başında ve yemin ettikten sonra insanların yarı ve yaveri Muhammed'in –s– asla sapmadığını, yolundan ve hedefinden şaşmadığını beyan ediyor. O hazretin her daim Hak yolunda ilerlediğini, söz ve kelamında en ufak sapma olmadığını vurguluyor.
Bu ayetlerde yüce Allah gönderdiği peygamberinde her türlü sapmayı, sapkınlığı, cahilliği ve hatayı reddederek düşmanların iftiralarını etkisiz hale getiriyor. Allah Teâlâ daha sonra da peygamberinin söyledikleri O'nun kelamı olduğunu ispat etmek üzere şöyle buyuruyor: O, arzusuna göre de konuşmaz. Ve ardından kesin bir ifade ile: O (bildirdikleri) vahyedilenden başkası değildir, şeklinde vurgusunu tamamlıyor ve İslam Peygamberi –s–'nin kendinden bir şey demediğini, Kur'an'ı Kerim de onun zihninin ürünü olmadığını ve ne söylüyorsa, hepsinin Allah tarafından olduğunu ve bu iddianın ispatı da bu kitabın içinde olduğunu beyan ediyor.
Gerçekte Kur'an'ı Kerim ayetleri üzerinde iyice düşünüldüğü zaman, insan her ne kadar âlim ve bilge olursa olsun, asla Kur'an'ı Kerim gibi dolu ve muhtevalı söz edemeyeceği anlaşılır. Nitekim Kur'an'ı Kerim üzerinden asırlar geçtiği halde bu semavi kitap düşünürlerin ve bilginlerin ilham kaynağıdır ve salih, kültürlü ve ileri bir toplum inşa etmenin temelini oluşturur. Kur'an'ı Kerim'in esas mucizesi, bu seçkin sözleri İslam Peygamberi –s– gibi eğitim görmemiş, cahillik ve hurafe dolu bir toplumda yetişmiş bir insanın dilinden beyan edilmiş olmasıdır.


Necm suresinin 5. ila 18. ayetleri İslam Peygamberi'nin –s– göklere miracından söz ediyor. O hazret şimdiye kadar hiç bir mahlûkun gitmediği ve ulaşamadığı bir mekâna kadar yükselmiştir. Bu olay, Allah Resulü'nün –s– yeryüzünde yüce Allah'ın tüm mahlûklarından üstün olduğunun da işaretidir. İslam Peygamberi'nin –s– miracı bir gecenin başında başladı. O hazretin Beytulmukaddes'e ve Mescid-i Aksa'ya ve oradan da göklere yükselişi ve dönüşü bir geceden daha az bir süre içinde gerçekleşti, öyle ki güneş doğmadan sabah erkenden evindeydi.
Mirac, sıradan bir seyahat değildi. Nitekim bu seyahatin aslı, Allah Resulü'nün –s– gözlemleri ve yüce Allah ile sohbet etmesi de hiç biri sıradan bir olay değildi. Bu yolculukla ilgili anlatılanların tümü, Resulullah'ın –s– gördüğü sahnelerin azametini ortaya koyuyor. Yani bu yolculuk, bizlerin bildiği zaman ve mekân kavramlarının çok çok ötesinde ve harikulade bir şeklide gerçekleşti. Bu yüzden tüm bu olayların bizim yeryüzündeki zaman kavramımızla kısa bir sürede yaşanmış olmasına şaşmamak gerekir.


Rivayetlere göre bir gece Hz. Cebrail –s– Allah Resulü'ne –s– nazil oldu ve o hazrete bir merkep getirdi. Resulullah –s– merkebe bindi ve Beytulmukaddes'e doğru yola çıktı. Yolda bir kaç noktada durdu ve namaz kıldı ve ardından Mescid-i Aksa'ya girdi. Allah Resulü –s– Mescid-i Aksa'ya Hz. İbrahim, Hz. Musa ve Hz. İsa gibi büyük peygamberlerin ruhlarının yanında ve onlara imamlık yaptığı vaziyette namaz kıldı. Daha sonra İslam Peygamberi'nin –s– semavi yolculuğu başladı ve yedi kat olan gökleri bir bir geride bıraktı ve her birinde acayip sahnelerle karşılaştı.
Allah Resulü –s– buralarda peygamberleri, melekleri, cennet ve cehennemi ve cennet halkı ve cehennem halkını gördü. Allah Resulü'nün –s– mirac sırasında gördüğü acayip şeylerin her biri, varlık âleminin sırlarından bir sırdı. İslam Peygamberi –s– miraç yolculuğundan döndükten sonra her uygun fırsatta gözlemlerini ümmetine anlatıyor ve bunlardan insanların talim ve terbiyesinde yararlanıyordu. Bu durum, bu semavi yolculuğun bir amacı, marifet ve talim ve terbiye bağlamında muazzam getirilerinden yararlanmak olduğunu ortaya koyuyor.
Allah Resulü –s– mirac sırasında batınî şuhud çerçevesinde Allah'ı gördü ve bir başka tabirle Allah Teâlâ o hazretin pak kalbine nazil oldu ve şuhud gerçekleşmiş oldu. Bu olay kulların ilahi kata yaklaştığı en yakın nokta olan bir mekânda, yani varlık âleminin son noktasında yer alan ve Sidret-ul Münteha denen bir sedir ağacının yanında ve bu ağacı nurdan hicab kapladığı bir sırada gerçekleşti.
Sidret-ul Münteha, ilahi lütuflarla dolu olan cennete yakın bir mekândır. İslam Peygamberi –s– nur ve aydınlık dolu o âlemde Allah Teâlâ'ya en yakın noktaya vardı. Burada yüce Allah o hazrete hitap etti ve önemli tavsiyelerde ve talimatta bulundu ki tüm bunlar bizlere kudsi hadisler olarak miras kaldı.


Necm suresi 33. ayetten sonra insanların amellerinin sonuçlarına işaret ediyor.
Bir gün Velid bin Mugayre Allah Resulü'nün huzuruna geldi ve İslam'a yaklaştı. Bazı müşrikler ise onu serzeniş etti ve şöyle dedi: Bizim büyüklerimizin inancını bıraktın, onları sapkın saydın ve cehennemde olacaklarını zannettin. Velid şöyle karşılık verdi: Ben Allah'ın azabından korkarım. Velid'i serzeniş eden müşrik şöyle dedi: Eğer malından bana bir şeyler verir ve şirke dönersen, ben senin azabını boynuma alırım. Velid de öyle yaptı, fakat vereceği malın az bir kısmını verdi ve gerisini vermedi. Burada ayet nazil oldu ve Velid imandan döndüğü için tenkit edildi.
Bazı insanlar birinin günahı için başkasını cezalandırmanın veya biri bir başkasının günahını boyun almasının mümkün olduğunu düşündüğü için ayetler bu batıl düşünceyi reddediyor. Herkes ancak kendi amelinden sorumlu tutulacağı gibi önemli bir ilkeye vurgu yapıyor.


Necm suresinin 33. Ayeti ve daha sonraki ayetler bu konuya temas ediyor:
Gördün mü arkasını döneni? Azıcık verip sonra vermemekte direneni? Acaba gaybın bilgisi kendi yanındadır da o görüyor mu? Yoksa kendisine haber verilmedi mi?
Kur'an'ı Kerim bu ayetlerden sonra, önceki semavi dinlerde de yer alan temel bir ilkeye temas ediyor ve herkes kendi amelinden sorumlu olduğunu beyan ederek şöyle devam ediyor:
Musa'nın sahifelerinde bulunan, Ve ahdine vefa gösteren İbrahim'in (sahifelerinde bulunan şu gerçekler):
Ayetler daha sonra da temel hükme işaret ediyor ve şöyle buyuruyor:
Gerçekten hiçbir günahkâr, başkasının günah yükünü yüklenemez.
Burada ilginç olan şu ki ayet şöyle buyurmakta:
Bilsin ki insan için kendi çalışmasından başka bir şey yoktur.
Bu vurgu gerçekte önemli olan şey, çaba harcamak olduğuna yapılan vurgudur. Yani eğer insanın niyeti hayır ise Allah Teâlâ onu mükâfatlandırır, çünkü Allah Teâlâ sadece amellere değil, aynı zamanda niyetlere ve iradelere de bakar.


Necm suresi ayetlerin devamında önceki semavi kitaplarda da bu ilke kesin bir ilke olarak yer aldığına vurgu yapıyor ve şöyle devam ediyor:
Ve çalışması da ileride görülecektir. Sonra ona karşılığı tastamam verilecektir. Ve şüphesiz en son varış Rabbinedir.
Bu inanç insanları hurafelere yönelmek veya kendi günahını başkalarının üzerine atmak yerine çaba harcamaya, iyi ve şayeste ve salih amelleri yerine getirmeye ve günahtan kaçınmaya yöneltir ve ne zaman bir hata işleyecek olurlarsa hemen dönebilir ve tövbe edebilir.
Bu ayetlerden önemli bir hukuk ilkesi de ortaya çıkıyor, o da şu ki cezayı gerçek suçluya vermek gerekir ve hiç kimse başkasının cezasına boyun alamaz.


Necm suresi 42. ayetten sonra bu âlemde her türlü tedbir ve hadisenin yüce Allah'ın pak zatından kaynaklandığına işaret ediyor. Yani hayat ve memattan tutun ta insanın bir nutfadan onca karmaşık bir süreçle yaratılması veya yaşamı boyunca karşılaştığı hadiselerin tümü Allah'tandır.
Surenin son ayetinde tevhidin ispatı ve şirkin reddi hakkında bazı şeyler beyan edildikten sonra ise şöyle buyurmakta: Haydi Allah'a secde edip O'na kulluk edin!
Yani eğer sıratı mustakimde adım atmak ve geçmiş kavimlerin kaderine düşmek istemiyorsanız, sadece varlık âleminin tümünün maliki olan Allah Teâlâ'ya secde edin.015

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile