Bu site kapanmıştır. Yeni sitemiz: Parstoday Turkish
Pazartesi, 30 Kasım 2015 11:53

İslam'ı Tanıyalım - 69

İslam'ı Tanıyalım - 69

Geçen bölümde İslam Peygamberi Hz. Muhammed'in –s– yaşamının çocukluk dönemini gözden geçirdik ve o hazretin dünyaya gelmeden önce babası Abdullah'ı kaybettiğini, daha sonra altı yaşına geldiğinde annesi ve sekiz yaşına geldiğinde de dedesi Abdulmutallib'in vefat ettiğini anlattı.
Abdulmutallib ise vefat etmeden önce Muhammed'i –s– amcası Ebu Talib'e emanet etti ve gerekli tavsiyelerde bulundu.


İslam Peygamberi'nin –s– amcası Ebu Talib, seçkin ve saygın bir insan ve Kureyş'in önde gelen büyüklerinden biriydi. Adbulmutallib vefat ettikten sonra Hz. Muhammed –s–'in amcası Ebu Talib'in evine yerleşti. Ebu Talib davranışları asla başka çocuklara benzemeyen yeğeninin davranışlarını hayretle karşılıyordu. Muhammed –s– hiç bir zaman kendi yaşıtları gibi yemeğe karşı hırslı değildi, genellikle az yemekle yetinir ve yemekte aşırıya kaçmaktan kaçınırdı. Hz. Muhammed –s– elini yüzünü, üstünü başını sürekli temiz tutar ve saçlarını düzeltirdi.
Ebu Talib şöyle anlatıyor: Ben ondan asla yalan söz duymadım. Çocuklarla oynamaya rağbet göstermezdi. Yalnız kalmayı ve bir köşeye çekilmeyi severdi ve her halükarda tevazulu davranırdı.


Bugün hiç bir araştırmacı İslam Peygamberi –s– çocukluk çağından ergenlik çağına ve daha sonra da gençlik çağında ve yetişkinliğinde en ufak ahlaki veya ruhi sapkınlık yaşadığını iddia edemez. Tarih büyük insanlar konusunda daha hassas, daha titiz ve daha meraklı olmasına karşın o hazretin hakkında en ufak bir sapma veya yanlış davranış kaydedememiştir. Allah Resulü'nün –s– yaşam tarihi, cahiliye kültürü ve değerleri o hazreti asla etkileyemediğini gösteriyor. Nitekim o hazretin davranışlarında en ufak çirkin bir hareket veya uygunsuz bir söz görülmedi. Hicaz yarımadasının onca fasık ortamında tertemiz ve pak kalmayı başardı.


Şimdi artık Muhammed –s– ergenlik çağına gelmişti. Ancak o hazret kendine özgü özellikleriyle kendi yaşıtlarından çok farklı görünüyor ve zamanının büyük bir bölümünü düşünerek geçiriyordu. Allah Resulü –s– babası, annesi ve dedesinin vefatından sonra yıllarca sevgili amcası Ebu Talib'in sıcak yuvasında ve kucağında büyümüştü. Ebu Talib Muhammed'i –s– çok severdi ve onun bakımında elinden geleni esirgemiyordu. Bu aşk ve sevgi ise yetim kalan genç Muhammed'in –s– acılı yüreğine merhem oluyordu.
Bir gün Ebu Talib diğer bezirgânlarla birlikte ticaret yapmak maksadıyla Şam diyarına gitmeye karar verdi. Amcasının yolculuk hazırlıklarını ve bir süre ondan uzak kalacağını duyan genç Muhammed –s– çok üzüldü, içine gam ve hüzün çöktü. Muhammed –s– keşke amcam beni de bu yolculuğa götürse, diye arzu etti. Çünkü Muhammed –s– için amcası Ebu Talib'den uzak kalmak çok zordu. Muhammed'in –s– annesi ile beraber Medine'ye yaptığı son yolculuğu üzerinden yıllar geçiyordu. Muhammed –s– bu yıllarda Mekke'den asla ayrılmamıştı. Oysa o hazret çok meraklı bir ruha sahipti ve sürekli bilinmeyenleri öğrenme peşindeydi. Kuşkusuz bu yolculuk onun meraklı ruhunu bir nebze olsun tatmin edebilirdi.


Şam yolculuğu şevki o kadar büyüktü ki sonunda genç Muhammed –s– amcasının yanına gitti. Ebu Talib başkaları ile beraber yolculuk için hazırlık yapıyordu. Ebu Talib bir devenin üzerinde oturmuş, kervanın işlerine çeki düzen veriyordu. Genç Muhammed –s– amcasının bindiği devenin dizginini tuttu ve gözlerine yaş dolduğu bir vaziyette şöyle konuştu: Amca, ne olur, eğer beni de beraberinde götürsen?
Muhammed'in –s– yüzündeki hüzün Ebu Talib'in kalbinde büyük bir fırtına kopardı. Yeğeninin üzüntüsünü gören Ebu Talib deveden indi ve onu kucakladı ve şöyle dedi: Muhammed'im, bilirsin, ben senin üzüntüne asla katlanamam.
Ebu Talib elleriyle yeğeni Muhammed'i okşamaya ve sevmeye başladı. Ardından yolculuğun tüm tehlikelerine ve zorluklarına rağmen onu da Şam'a götürmeye karar verdi. Muhammed –s– bu haberi duyunca çok sevindi ve sonunda amcasıyla beraber Şam kervanına katılarak yola çıktı.


Şam kervanı Mekke'yi saran dağları geride bıraktı ve Muhammed'in –s– alıştığı kent yavaş yavaş gözlerden kaybolmaya başladı. Muhammed –s– çevresini seyrediyordu. Ovalar, çöl, doğal manzaralar, hepsi Muhammed'i –s– coşturuyor ve içinde büyük bir şevk yaratıyordu. Bu yolculuk o hazretin 12 yaşındayken en güzel anılarından biri oldu. Doğayı seyretmek genç Muhammed'in –s– içinde hoş bir duygu yaratıyordu.
Şam kervanı bir çok yöreyi geride bıraktı ve daha sonra bir zamanlar Semud kavminin yaşadığı yöreye geldi. Ebu Talib, bir zamanlar güçlü ve zengin bir kavim olan, ancak Allah'a itaatsizlik yüzünden başlarına büyük bir azap nazil olan Semud kavminin öyküsünü anlattı.
Kentler, insanlar ve çeşitli inançları ve ayinleri, rengârenk doğa, dağlar, dereler, ovalar, çölün yıldızlı geceleri, hepsi genç Muhammed'e –s– birer ders gibiydi. Muhammed –s– meraklı bakışı ile her şeyi titizlikle gözetliyor ve aklında tutuyordu. Bu gözlemlerin yarattığı mutluluk, yolculuğun yorgunluğunu gidermesine yardımcı oluyordu. Öte yandan amcası Ebu Talib'in yanında olması da ona büyük bir huzur ve güven veriyordu.


Kureyş kervanı günlerce yol kat etmiş, ama hala Şam'a varamamıştı. Ebu Talib kervandakilerin yüzünde yorgunluk izlerini görünce, geceyi Busra adında bir bölgede geçirmeye ve orada dinlenmeye karar verdi. Kervan bir tepenin yanında durdu. Tepenin üzerinde ise bir manastır vardı. Bu manastır, o çağda büyük ün yapan Hristiyan rahip Bahira'ya aitti. Manastırında ibadetle meşgul olan Bahira, ilim ve hikmet ve kemal sahibi bir insandı. Bahira, Tevrat ve İncil'den bazı sırları biliyordu. İnsanlar yakın uzak, her yöreden Bahira'yı ziyarete geliyordu. Hristiyanlar Bahira'ya büyük saygı duyuyordu. Bahira Kureyş kervanı geldiğini duyunca onların yanına bir elçi gönderdi. Elçi Ebu Talib'e Bahira'nın onu yemeğe manastıra davet ettiğini söyledi. Ebu Talib Bahira'nın davetini kabul etti ve Muhammed'e –s– kervanın yükünü gözetlemesini söyledikten sonra diğerleri ile birlikte Bahira'nın ziyafetine gitti.


Manastırda büyük bir sofra kurulmuştu. Bahira kervan halkına bir bir hoş geldin dedi ve dikkatle hepsinin yüzüne baktı ve ardından şöyle dedi: Galibe sizlerden birini getirmemişsiniz? Kervandakiler de evet, o bir genç, şimdi kervanın yükünü gözetliyor, diye karşılık verdi. Bahira, onu da getiren, dedi. Muhammed –s– manastıra gelince, Bahira meraklı bakışı ile ona baktı, ardından onu yanında oturttu ve çok saygı gösterdi.
Yemekler yendikten ve biraz dinlendikten sonra kervanlıların hareket etme zamanı geldi. Bahira, Muhammed –s– ve Ebu Talib'i bir köşeye çekti ve onlarla özel olarak konuşmak istediğini söyledi.
Bahira sordu: Ey Ebu Talib, acaba bu genç seninle bir akrabalığı var mı? Ebu Talib: evet, o benim oğlum, dedi. Ancak Bahira şöyle dedi: Hayır, onun anne ve babası olmaması gerekir, anne ve babasını çocukken kaybetmiş olmalı.
Ebu Talib şöyle dedi: Evet, doğru söylüyorsun, gerçekte ben onun amcasıyım ve şimdi ona bakıyorum. Bahira Muhammed'e –s– döndü ve adını sordu. Muhammed –s– adını söyledi. Bahira şöyle dedi: evet doğrudur. Muhammed ya da Ahmed. Oğlum seni Lat ve Uzza'ya yemin ettiririm. Muhammed –s– şöyle dedi: Bana Lat ve Uzza'dan söz etme ki yeryüzünde benim gözümde onlardan daha menfur bir şey olamaz. Bahira onaylama anlamında başını salladı ve şöyle dedi: Seni Allah'ına yemin ettiririm ki sorularıma sadakatle cevap ver. Ebu Talib şöyle dedi: Emin olabilirsin. Ey büyük rahip, şimdiye kadar hiç kimse ondan doğru sözden başka bir şey duymamıştır.


İçini büyük bir şevk ve heyecan saran Hristiyan rahip Bahira sorularını art arda sormaya başladı: Ey Muhammed, söyle neyi daha çok seversin. Muhammed –s– yalnızlığı, diye karşılık verdi. Bahira sordu: yalnızken neyi düşünürsün? Muhammed –s– şöyle dedi: Yaratılışı, varlığı, hayatı, mematı ve başka âlemi. Bahira sordu: Dünyada gördüklerinden hangisini daha çok seversin? Muhammed –s– şöyle karşılık verdi: Doğayı ve doğada da gökyüzünü ve yıldızları daha çok severim. Bahira sordu: acaba çok mu rüya görürsün? Muhammed –s– evet ve daha sonra da uyanıkken de onları görüyorum, dedi. Bahira güya hakikate ulaşmıştı, büyük bir şevkle Ebu Talib'den Muhammed'in sırtına iki omuzu arasına bakmasına müsaade etmesini istedi. Ebu Talib Muhammed'e –s– baktı ve herhangi bir muhalefet işareti görmeyince sırtını Bahira'ya gösterdi. Bahira Muhammed'in –s– sırtında beni, yani peygamberlik mührünü gördü ve birden gözünden yaşlar akmaya başladı ve büyük bir heyecanla şöyle dedi: onun tüm işaretleri semavi kitaplarda ve geçmişlerin haberlerinde anlatılanlarla uyuyor. O beklenin Ahmed ve Muhammed'dir. Selam olsun sana ey semavi kitapların sırrı. Sen Tevrat ve İncil'in gelmesini müjdeleyen ve geçmiş peygamberler işaretlerini beyan eden kimsesin.


Bahira Ebu Talib'e şöyle dedi: Senin yeğenini büyük bir macera bekliyor. O putları yok edecek ve küfür ve şirke son verecektir. O Adem'in en iyi evladı ve son ilahi peygamberdir. Yeğinini parlak bir gelecek bekliyor. Onu sıkı sıkıya koru. Ben kitaplarda bir gün bu topraklardan geçeceğini okumuştum.
Bu sözlerin ardından Bahira ayağa kalktı, göğe baktı ve ardından Muhammed'in –s– yüzüne baktı ve derinden bir ah çekti ve şöyle dedi: Keşke ömrüm, senin çağrının haşmetini görecek kadar uzun olsaydı.


Bir çok tarih yazarı, Ebu Talib'in Bahira ile bu görüşmesinin ardından Şam'a gitmekten vazgeçtiğini ve Muhammed'i –s– daha sıkı korumak için Mekke'ye geri döndüğünü belirtiyor.015

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile