Bu site kapanmıştır. Yeni sitemiz: Parstoday Turkish
Pazartesi, 04 Nisan 2016 10:34

Türkiye'den köşe yazarları

Türkiye'den köşe yazarları

Remzi Özdemir, Yeniçağ gazetesinde, "Bankaların haksız kazancı"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
"Geçen hafta yabancı sermayeli bir bankanın yaptığı 'Cuma to Pazartesi' vurgununu dikkat çekmiştim.İnsanların sisteme güvenip parasını emanet ettiği bir bankanın nasıl vatandaşı kandırdığını ve haksız kazanç sağladığını bizzat bankacıların anlatımı ile gündeme getirdim.Kamu adına bu bankaları denetleme ve düzenleme ile görevli kurum olan BDDK sessizliğini korumaya devam ediyor.Aradan 1 hafta geçti ve bu banka Cuma to Pazartesi kampanyasını daha da büyüterek sürdürdü. Ortalama bir şubeden hafta sonu en az 5 milyon liranın boşta tutulmasını isteyen banka, bu yolla milyonluk bir haksız kazancı da kasasına atmış oluyor.Bu bankanın yüzlerce şubesi bulunduğunu göz önüne aldığımızda ortaya çıkan vurgunun boyutunu siz hesaplayın."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
5 milyon liranın 3 günlük faizi yaklaşık 4 bin lira civarında. Bunu ayda 4 kez yaptığında her şubesinden bankacılık faaliyetinin dışında en az 16 bin lira para kazanıyor.Aslında buna kazanıyor demek ticaretin kutsallığına zarar veriyor.Çünkü ticarette kazanç kutsaldır.İnsanları kandırarak parasını 3 gün faiz vermeden tutmanın izahını yapabilen varsa beri gelsin.BDDK ne yapar?Burada yabancı sermayeli bankaya yönelik eleştiri yapmak istemiyorum.Burada eleştirilmesi gereken tek bir kurum varsa o da BDDK'dır.Tüyü bitmemiş yetimin bile hakkından maaşını alan bu kuruluş maalesef bu vurguna sessiz kaldı.Aradan bir hafta geçmesine rağmen bu banka ile ilgili tek bir işlem yapmadı.BDDK yetkililerine buradan seslenmek istiyorum:"Bu dünyanın bir de öbür tarafı da var. Binlerce insanın kul hakkı boynunuzun borcudur bunu bilin."BDDK'nın son dönemde nedense hep bankaların yanında bir politika izlediği dikkatimi çekiyor. Bunda banka yöneticilerinin uyguladığı "ağlama" politikalarının da büyük etkisi olduğuna inanıyorum. Bankalar adeta hükümeti tehdit edercesine ağlayıp sızlamaya başladılar.Sürekli olarak "yandık, bittik, tükendik" edebiyatı yapan bankalar diğer yandan da kârlarını katlamayı ihmal etmiyorlar. Nitekim banka CEO'ları piyasanın daraldığından yakınıp ağlarken, BDDK verilerine göre, bankaların Ocak-Şubat döneminde net kârı bir önceki yıla göre yüzde 32 arttı. Bankalar üstelik bu kârı takipteki alacaklarının arttığı bir dönemde yaptılar.Türk halkı hiçbir zaman bu kadar bankaların vicdanına terk edilmemişti.İşte bankaların vurgununu neredeyse adres göstererek yazıyorum ama BDDK'dan "gerçekten böyle bir şey var mı" diye araştırma gereği bile duymadığını görüyoruz.Sistemi denetleme ve düzenleme yetkisine sahip bir kurumun bile sustuğu bir dönemde vatandaş ne yapabilir ki?
...***
Erdal Atabek, Cumhuriyet gazetesinde, "Darbe mi bekliyorsunuz?"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
"Öyle laflar mı duyuluyor? Silahlı Kuvvetler'de iktidara karşı bir hazırlık mı varmış? Hiç inanmam, hiç ihtimal vermem. Hiç de istemem. Askeri darbeler ülkenin önünü açmamış, tersine kapatmıştır. Ama fark edilmeyen bir şey olmalı: Türkiye'de darbe çoktan yapıldı. Yaşadığımız her alan darbe etkisi altındadır. Bakın bakalım "hukuk" alanına!.. Yargıya, yargıçlara, savcılara, tutuklamalara. Bakın bakın. Can Dündar- Erdem Gül davasına bakın. Tutuklanmadılar diye seviniyoruz. Evet, seviniyorum. Ama dava sürüyor. Ne olacağı da belli değil."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Akademisyenler tutuklu. Sayıları artıyor. Bir arada olurlar diye sevinmemiz bekleniyor. Nedir suç? Bildiri imzalamak. Düşünce açıklamak. Bu suçlama ancak "darbe dönemi" suçu olabilir. Öyle de.
Hukuk darbesi çoktan yapıldı. Ergenekon davası, Balyoz davası. Casusluk davaları. Neydi bunlar? Cemaat ile AKP'nin hukuk darbesiydi. Şimdi darbe AKP ile sürüyor.
Basın özgürlüğü ortadan kalkmış durumda.
Düşünceleri açıklama özgürlüğü ortadan kalkmış durumda.
Eğer Başkanı ve AKP'yi övecekseniz her şey serbest.
Bakın bakalım "eğitim" alanına.
Eğitim darbe altında. Anaokulları, ilköğretim, bütün eğitim kademeleri.
"Medya - basın - haber alma özgürlüğü." Bakın bakalım.
Darbe döneminin baskısı altında. Davalar. Tutuklamalar.
Darbenin niteliği değiştiği için farkına varmıyorsunuz.
Darbenin niteliği değişti.Alışıldık darbe nasıl olurdu?
Askerler, generaller yönetime el koyardı. Sokağa çıkma yasağı konurdu. Sonra da ülkenin çıkarları, geleceği üzerine nutuklar atılırdı. Değil mi? Böyle olmadı. Olmadığı için de anlaşılamadı.
İktidara bir parti tarafından seçimlerle el kondu.
Bu, demokrasiye uygun olarak böyle oldu.
Ama sonra, yavaş yavaş yasal yapılar zorlanmaya başlandı.
Kimi zaman sokaktan zorlandı, kimi zaman Meclis'ten.
Ama her zaman iktidarın eliyle zorlandı.
Bu arada toplum da "kapitalist darbe" ile borçlanmaya zorlandı.
Sesi çıkacakları darbe ile bastırdılar.
Toplumun geri kalanını borç ile susturdular.
Böylece yerli yerinde bir "sandık darbesi" sürüp gitti.
Sürüp gidiyor da. İlk "darbe" sözünü söyleyeni Ataol Behramoğlu olarak biliyorum. Hakkını verelim. Sürüp gidecek mi? "Hayır. Sürüp gitmeyecek."
Kullanım süresi bitti. Miadı doldu. Yerine kim mi gelecek? Siz kimi düşünüyorsunuz acaba? Biliyorsunuz. "Doğa boşluk bırakmaz."
Gök gürledi mi yağmur yağar, havayı temizler. Sıfırla çarpılan her sayının sonu "sıfırdır..."
...***
İhsan Çaralan, Evrensel gazetede," Barış talebinin üstü demagoji 'inşaat'la daha ne kadar örtülebilir?"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
"Toplumlar tarihleriyle övünürken, bugün, o zamana göre ne kadar ileri gittikleriyle de övünmüyorlarsa, bu boş bir övünme olmayı aşmaz. Dahası böyle övünmeler, bugün, o tarihle uygun övünülecek bir marifeti olmayanların işidir.Tarihle övünmeyi her şeyin önüne çıkaran eğer, "geçmişte yaşama hastalığı"na (nostalji) tutulmuş birisi değilse, olsa olsa günün acı gerçeklerinin üstünü yalan yanlış tarih dedikoduları üstünden yaratılan sis bulutlarıyla örtmeye çalışan birisidir."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Başbakan Davutoğlu, geçtiğimiz cuma günü yaptığı Diyarbakır ziyaretinde, "Sur'u Toledo yapmak"tan vazgeçtiklerini, "biblo bir kent" inşa edeceklerini söylediği konuşmasında, Diyarbakır'a "Doğu'nun Paris'i" diyenleri de eleştirdi. "Diyarbakır'a Doğu'nun Paris'i diyorlar. Ne Paris'i... Diyarbakır şehirken Paris köy bile değildi" diyen Başbakan kendince Diyarbakır'ı övdü! Ama bugünün sorusu Diyarbakır'ın tarihte ne zaman, kimler tarafından kurulduğu, hangi medeniyetlere beşiklik ettiği değil, bu, tarihi pek eskilere dayanan, pek çok medeniyete beşiklik yapan kentin bugün ne halde olduğudur.
Eğer ülkenin Başbakanı Diyarbakır'ı Paris'le kıyaslayacaksa, "bin, iki bin yıl önce hangi kent neredeydi" ile değil bugünlerini kıyaslamalıdır. Dolayısıyla Paris-Diyarbakır kıyaslamasında soru şöyle gündeme gelir: "Diyarbakır'da birbirini izleyen medeniyetler kurulup yıkılırken bir köy bile olmayan Paris bugün insanlığın ilerleme mücadelesinde nerededir, Diyarbakır nerededir?"
Bugünün sorusu budur ve bu soruya Türkiye'yi 14 yıldır adeta muhalefetsiz yöneten AKP Hükümeti, onun Cumhurbaşkanı ve Başbakanı ne yanıt verecektir?
Bir yarısı bizzat Cumhuriyetin tankları ve toplarıyla yıkılmış; öteki yarısında gece gündüz gösteriler, çatışmaların, patlamaların yaşandığı Diyarbakır kimin eseridir?
Bu Diyarbakır'ın Paris'le kıyaslanmasından AKP hükümetlerinin hangi başarısı ortaya çıkar?
Uyanık müteahhitler, bir site inşa ederken, siteden tanınmış siyasetçi, tanınmış isimlerin daire aldığını propaganda eden bir pazarlama yönetimi kullanırlar. Çünkü popüler kültür insanlarda, "Ben de oradan bir daire alıp o ünlü kişiyle aynı sitede oturarak, etrafın gözünde sınıf atlayayım" duygusunu kışkırtır. Müteahhitler de bu zaaftan yararlanarak satacakları dairelerin fiyatlarını katlarlar.
Doğrusu Başbakanın Cuma günü yaptığı; "Ben de Sur'da evim olsun istiyorum" açıklaması AKP'lilerin bölgedeki önde gelenleri tarafından "Biz de Sur'da daire alarak başbakanla aynı mahalleden olduğumuzu gösterelim" düşüncesini kışkırtacaktır. Bu da Sur'da TOKİ ya da çeşitli müteahhitlik firmalarının yapacağı sitelerde ev fiyatlarını, dükkan fiyatlarını bölge halkının alım gücünün çok üstüne çıkaracaktır!
Elbette yakılan yıkılan mahallelerin, evlerin işyerlerinin yeniden inşası orada yaşayan halk için yaşamsaldır ve bunların masraflarının da devlet tarafından karşılanması gerekir. Dahası kentlerin yeniden inşasıyla karşı karşıya kalan halk, nasıl bir kentte yaşamak istediği konusunda, bölgedeki mimar, şehir planlamacıları, sosyolog, pedagog gibi uzman kuruluşlar ve kişilerle birlikte karar vermelidir. Ama bütün bunlardan önce bölge halkının en acil talebi; "çatışmaların durdurulması" ve "barış masasının yeniden kurulması"dır.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile