Bu site kapanmıştır. Yeni sitemiz: Parstoday Turkish
Pazar, 03 Nisan 2016 10:24

Türkiye'den köşe yazarları

Türkiye'den köşe yazarları

Emre Konger, Cumhuriyet gazetesinde "Böyle bir iktidar istemiyorum"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
"Cahil bir iktidar istemiyorum:
Çünkü cahil olduğu için "ne bilmediğini" bile bilmez.
Her konuya el atar, iç politikadan dış politikaya kadar her şeyi bozar. Kaba bir iktidar istemiyorum: İnsan ilişkilerinde kaba olduğu için, herkese kaba muamele eder. Zarafet, nezaket, terbiye, toplumdan gittikçe dışlanır, insanların birbirleriyle etkileşimleri bozulur. Saldırgan bir iktidar istemiyorum. Saldırgan olduğu için katılmadığı her fikre ihanet olarak bakar. Hoşlanmadığı her insanı hain olarak niteler."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Yalancı bir iktidar istemiyorum:
İç ve dış her konuda yaptığını gizleyen, halkına yalan söyleyen bir iktidar, insanların gerçek yaşamla bağlarını koparır, herkesi hasta eder. Şeffaflığı ve denetimi yok ettiği için demokrasiyi ortadan kaldırır. Yağmacı bir iktidar istemiyorum:
Çünkü yağmacılık sadece doğayı ve tarihi tahrip etmeklekalmaz...
Kentsel alanları da yaşanmaz hale getirir... Yağmacı zenginleştiğini sanırken aslında herkes yoksullaştığı için o da herkesle birlikte kaybeder. Hırsız, rüşvetçi bir iktidar istemiyorum: Halktan topladığı vergilerle yaptırdığı işlerden komisyon alan, kendi halkını soyanlar, en büyük ahlaksızlardır.
Hem hırsızlık yaparlar, hem de ülkeyi yoksullaştırırlar.
Onlara "rüşvet hırsızlık değildir" diye fetva veren din adamları da en büyük ahlaksızlardır.
Ahlaksızları, ırz düşmanlarını, çocuk tacizcilerini, koruyan bir iktidar istemiyorum. Kendilerinden saydığı insanların ahlaksızlıklarını ve hele çocuklara yönelik suçlarını örtbas etmek en büyük ahlaksızlık ve suçtur.
Sürekli mağduru oynayan ama mağrur ve mütekebbir (kibirli) davranan bir iktidar istemiyorum. Sanki muhalefetmiş gibi ülkedeki yanlışlardan başkalarını sorumlu tutan bir iktidar olamaz.
Sürekli olarak mağduriyetten söz eden, ama vatandaşlarına tepeden bakan ve "Ben ne yaparsam doğrudur, her yaptığımı kabul ederler" havasında olan kibirli bir iktidar demokratik olamaz. Lideri partinin, partiyi de devletin sahibi gören bir iktidar istemiyorum.
Devlet ile parti ayniyeti demokrasilerde olmaz. Devletle özdeşleştirilen partiyi tek liderin egemenliğine vermek ise doğrudan kişisel despotizmdir. Anayasayı tanımayan, hukuka uymayan iktidar istemiyorum: Anayasayı tanımayan, hiçbir yasaya uymaz. Böyle bir toplumda hiç kimsenin can ve mal güvenliği yoktur. Irk, etnik kimlik, din, mezhep, inanç bağlamında siyaset yapan iktidar istemiyorum. Kimlik siyaseti, ayrımcılıktır, toplumu böler, insanları birbirine düşman eder.
Sonunda ülkeyi iç savaşa, bölünmeye kadar götürür.
Nefret söylemi kullanan iktidar istemiyorum. Muhaliflerini belli din, mezhep veya millet kimlikleriyle suçlamak, insanların kimliklerini söylerken önüne "Affedersiniz" sözcüğü koymak doğrudan ayrımcılıktır. Demokrasilerde yeri olamaz.
Seçmeni terörle tehdit eden ve terör artışıyla oyu yükselen iktidar istemiyorum: Terörü, baskısını artırmak için kullanan iktidar toplum için büyük bir tehlikedir.
Çünkü terör cinayetleri ile iktidar baskısı birbirini destekleyen bir sarmal halinde tırmanır ve toplumu çürütür. Yargıya emir veren bir iktidar istemiyorum: Yargı bağımsızlığı, vatandaşların en büyük güvencesidir. Yargı bağımsızlığı olmayan bir toplum cehennem gibidir. Temel hak ve özgürlüklere saygısız, baskıcı bir iktidar istemiyorum: Çağdaş insan, özgür insandır.
Çağdaş toplum, özgür toplumdur. İfade, basın, muhalefet özgürlüklerinin olmadığı toplumlar Ortaçağ toplumlarıdır.Artık kimse Ortaçağ toplumunda yaşamak istemiyor.
...***
Hüsnü Mahalli, Yurt gazetesinde, "İşin ciddiyeti" başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
"Mayıs 2015 IŞİD Tedmor yani Palmira'yı işgal etti.Geçen hafta Suriye ordusu geri aldı. Peki neden bu kadar uzun sürdü? Suriye ordusunda yaklaşık 350 bin asker vardı. Bunlar 40 bin kadarı dışardan gelme yaklaşık 100 bin teröriste karşı savaşıyordu.Üstelik şehirlerde. Yani bildik gerilla savaşı.Net rakamlar yok ama bu savaşta şimdiye kadar Suriye ordusundan, polislerinden, gönüllü milislerden ve diğer güvenlik birimlerinden en az 100 bin insan öldü. Terör örgütlerinin saldırılarında bir o kadar sivil insan öldü. Bir çok evde 2-3 şehit var. Pusular, intihar eylemleri, köy ve kasaba baskınları, uzaktan atılan roketler... Özellikle ve bilinçli karakter Alevi ve Şii semt, köy ve kasabalara karşı.Karşılıklı çatışmalarda ne kadar sivilin daha öldüğü bilinmiyor.Ölen teröristlerle ilgili net rakamlar yok.Belki de 50-60 bin. Yenilerini bulmak için Suudi Arabistan, Katar ve Türkiye örgütlere milyarlarca dolar dağıtıyor."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
İş ciddi. İşte size bir örnek. Palmira'dan. Mayıs 2015'te IŞİD kasabaya 8 bin militan, 100 kadar tank ve zırhlı araç, casus uçakları, farklı boyutlarda toplar ve benzeri bir çok ağır silahla saldırdı.Bir hafta önce Palmira kurtarılırken IŞİD'in silah dökümü şöyleydi:25 tank ve zırhlı araç, 20 ağır top, 40 havan topu, 100 kadar tanklara karşı kullanılan roketler için fırlatma rampası, uçak savar dahil farklı ağır silah taşıyan Hammer türü 50 araç, patlayıcılarla dolu araçlara bindirilmiş 40 intiharcı ve bölgeyi gözetleyecek bir çok casus uçağı.Bu da yetmiyor kasabanın hemen hemen her tarafı mayınlanmış.Tarihi antik kent dahil. İçim el vermiyor ama bir karşılaştırma yapayım: Cizre ve Suruç ancak üç ay sonra kontrol altına alındı.Alındıklarında ne halde olduklarını herkes gördü. Cizre ya da Sur'da IŞİD olsaydı acaba ne olurdu? IŞİD olayının ne denli ciddi olduğu ortada.Eylül 2014'te sözde IŞİD'e karşı kurulduğu söylenen ABD önderliğindeki Uluslararası Koalisyon işe yaramıyor. IŞİD'i Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüşen Obama bakalım bu konuda nasıl bir adım atacak? Sözde IŞİD'e karşı kurulduğu ve başını Suudi Arabistan'ın çektiği İslam Ordusu tam bir maskaralık.'Maskaralık' diyorum çünkü adamların derdi IŞİD değil. Demokrasi ve özgürlük onların sapkın ideolojilerine ters.
...***
Remzi Özdemir, Yeniçağ gazetesinde, "Bozuk plak"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
"İş Bankası'nın Türk bankacılık sisteminde apayrı bir yeri vardır.Sahibi halktır ve en önemli hisseler ise çalışanın elindedir.İş Bankası'nın bir başka özelliği ise hep üretimi destekleyen bir banka olmasıdır.Büyük sanayi kuruluşlarına verdiği desteğin yanı sıra kendi iştirakleri ile de Türkiye'nin sanayi alanında dünya devleri ile yarışır olmuştur.Bugün eğer Türkiye, cam sanayinde dünyanın sayılı ülkeleri arasında yer alıyorsa bu İş Bankası'nın sayesindedir.AKP'nin son dönemde İş Bankası'nı yıpratma politikasına tüm ülke olarak karşı çıkmak ve bu bankanın önünde set oluşturmak her Türk vatandaşının görevidir."diyen yazar yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Çünkü İş Bankası demek Türkiye demek.İşte bu kadar sahiplendiğimiz ve sahip çıktığımız İş Bankası'nın bir yöneticisinin Uludağ'da bir zirvede yaptığı konuşma gerçekten bizi şaşırttı.İş Bankası Genel Müdürü Adnan Bali son dönemde kendi bankasına yönelik saldırıları ve bu hareketin Türk ekonomisine verdiği zararı anlatma yerine üstü kapalı olarak basını suçladı.Basını banka haberlerini hep aynı plak gibi çalan kuruluşlara benzetti.Bir örnek verdi:Gazeteler haber bulamadığı zaman bu plağı çalıyor. Çünkü bu plak her zaman tekrar tekrar satar!Sayın Genel Müdürün söylemek istediği şu:Gazeteler haber bulamadığı zaman bankalara saldırıyorlar nasıl olsa okunuyor..Bu gerçekten böyle mi?Gazeteler sırf yazdıklarının okunması için sürekli bankaları karalayan haberler mi yapıyorlar?Bankacılık sektörünü çok iyi tanıyan ve bu konuda sürekli yazılar yazan bir gazeteci olarak buna karşı çıkıyorum. Çünkü burada sorun, gazetecilerde değil tam tersi son 15 yılda bankaların uyguladıkları politikalarda.Özellikle 2005 yılından sonra Türkiye'de bankalar, üretimi desteklemek yerine, halkı borçlandırmayı tercih ettiler. Çünkü üretime verdikleri paradan sadece faiz alıyorlardı. Oysa vatandaşa para satarak suyunun da suyunu çıkarttılar.
Bugün dünyanın hiçbir ülkesinde olmayan dosya masrafını maalesef Türk bankaları icat etti. Banka para toplar ve üstüne masraf ve kârlarını koyup satar. Bizim bankalar daha çok kazanmak için bir de dosya parası aldılar. Bu paranın bir ölçüsü olmadı. Kimden ne alırlarsa.Sonunda basın sayesinde BDDK lütfedip uyandı ve bu masrafı kaldırmadı ama sınırlama getirdi.Yine bankalar kendine emanet edilen paraya ihanet edip müşteri hesaplarından BHG yani Bankacılık Hizmet Geliri diye akla mantığa, hiçbir şeye sığmayan ücret aldılar. Banka ay sonu hesabınızdan hesap işletim ücretinin yanı sıra kafasına göre üç beş, on ne bulursa alıyordu. Açıklama olarak da sadece BHG diyordu.Bu da basının BDDK'nın gözüne sokması ile engellendi.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile